KÜLTÜRÜ YAYMADA GÜCÜN ÖNEMİ
Tarih boyunca, ekonomik
yönden zayıf olan devletler, milletler, ekonomik yönden kuvvetli olan
devletlerin oyuncağı haline gelmiştir. Kuvvetli olanlar, inançlarını,
kültürlerini kolay bir şekilde yaymışlardır. Ülkemizdeki
“misyonerlik”
faaliyetleri de, Osmanlının ekonomik yönden zayıf olduğu son dönemde
başlamıştır. Dış etkenlerden korunmak için güçlü olmak zorundayız. Bunun için de
çok çalışmalıyız.
İnsanın yaratılışında
vardır: Az çalışıp çok harcamak; hatta çalışmayıp yan gelip yatarak çok
harcamak. Bu ise, eşyanın tabiatına aykırı. Çünkü, dünya nizamı çalışma kazanma
üzerine kurulmuştur. Bunu tersine çevirmeğe kimsenin gücü yetmez. Denemeye
kalkanı, çark ezer geçer.
Hatta çalışıp kazanmak da
kafi değil. Kazanılan kadar da harcamak gerekir. Zamanımızda çalışmayana yaşama
hakkı tanınmadığı gibi, kazandığından fazla harcayana da yaşama hakkı
verilmiyor. Çünkü, fazla harcadığı için zamanla açık büyüyor, hiç çalışmayanın
durumuna düşüyor hatta, ondan daha kötü duruma düşüyor. Çalışıp kazananın kölesi
haline geliyor.
Devlet olarak, şirketler
olarak, aileler olarak günümüzün en büyük sıkıntısı en büyük yanlışlığı bu;
kazandığımızdan fazlasını harcamak. Şunu unutmayalım; aile olarak, üç kazanıp
beş harcıyorsak aile bütçesinin; çalıştığımız iş yerine üç kazandırıp beşe mal
oluyorsak bu müessesenin iflas etmesi kaçınılmazdır.
Devlet olarak da gelirimiz
giderimiz dengeli değilse, giderimiz devamlı artıyorsa, eninde sonunda Devletin
de iflası kaçınılmazdır. Borçlu aile, borçlu şirket nasıl alacaklının kölesi
haline geliyorsa, bu devletin de alacaklı devletlerin kölesi olması
kaçınılmazdır. Köle, efendisinin her istediğini yerine getirmek zorundadır.
Osmanlı, borçlu olduğu devletlerin her istediğini yerine getirmedi mi?
Bunun için dinimiz insana,
bu zelil duruma düşmemesi için çalışmayı, kazanmayı emrediyor. Peygamberimiz,
“Hiç ölmeyecek gibi dünya için; yarın ölecek gibi ahıret için çalışın!”
buyurdu.
Müslümanın kendine,
evlâdına, ailesine lâzım olanları elde etmek ve borçlarını ödemek için çalışması
farzdır. Çalışan, dünyada rahat ettiği gibi, bir farzı yerine getirdiği için
ahırette de rahat eder. Özürsüz, yani çalışma imkanı olduğu halde çalışmayana
ahırette azâb yapılacaktır. Dinimizde borç ödemek farzdır. Ödeyemeden vefât
edenin, ödemek niyeti varsa, günâh olmaz. İslamiyet dinin temeli olan beş vakit
namazdan sonra çalışmayı emrediyor. Hadîs-i şerîfte, “Beş vakit namazı
kıldıktan sonra, çalışıp helâl kazanmak, her Müslümana farzdır” buyuruldu.
Bir Müslüman için en büyük
nimet, Resulullah efendimizle beraber olmak onun sohbetinde bulunmaktır. Buna
rağmen, Peygamberimiz önce çalışmayı, nafaka teminini teşvik buyurmuştur.
Bir sabah, Peygamber
efendimiz, Eshâbı ile konuşurken, bir genç, erkenden dükkânına doğru geçti.
Bazıları,”Erkenden dünyalık kazanmaya gideceğine, buraya gelip birkaç şey
öğrenseydi iyi olurdu.” dediler. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz,
“Öyle söylemeyiniz! Eğer kimseye muhtaç olmamak,
ana-baba ve çoluk-çocuğunu da muhtaç etmemek için gidiyorsa, her adımı
ibâdettir. Eğer, herkese övünmek, keyif sürmek niyetinde ise, şeytanla
beraberdir.”
buyurdu.
Başka bir zamanda da,
“Ticâret yapınız! Rızkın onda dokuzu
ticârettedir. Bir Müslüman, helâl kazanıp, kimseye muhtaç olmaz ve komşularına,
akrabâsına yardım ederse, Kıyâmet günü, ayın ondördü gibi parlak, nûrlu
olacaktır.”
buyuruldu.
Borçlu olanın aklı dağınık
olur, kendini tam toparlayamaz. Düzgün ibadet yapamaz. Yaptığı ibadetten zevk
alamaz.
Lokman Hakîm,
oğluna nasîhat verirken, “Çalış, kazan! Çalışmayıp, herkese muhtaç kalanların
dîni ve aklı noksan olur, iyilik etmekten mahrûm kalır ve herkesten hakâret
görür.” buyurdu.
Hz. Ömer,
“Çalışınız, kazanınız, Allahü teâlâ rızkımı çalışmadan gönderir, demeyiniz!
Allahü teâlâ, gökten para yağdırmaz.” buyurdu.
İmâm-ı Evzâî hazretleri,
İbrâhim Edhem hazretlerini, sırtında bir yığın odun götürürken gördü. “Niçin bu
kadar sıkıntı çekiyorsun? Kardeşlerin, seni hiçbir şeye muhtaç bırakmıyor” dedi.
İbrâhim Edhem hazretleri
buna şöyle cevap verdi:”Öyle söyleme, hadîs-i şerîfte,
“Helâl kazanmak için sıkıntı çekenlere Cennet
vâcib olur”
buyuruldu.”
İslam büyüklerinin
nasihatlarına, yaşayışlarına uyan rahat eder. Bugün çektiğimiz sıkıntıların
sebebi bunlara uymamamızdandır. Zararın neresinden dönülürse kârdır!..
Boş durana selam vermedi
Dilimizde çok güzel
deyimler vardır. Sayfalarca izah etmek isteseniz o bir cümlelik deyimin taşıdığı
manayı veremezsiniz: “ Hem şoför mahalli, hem yirmibeş kuruş!”, “Ne kadar para o
kadar köfte”, “Ayağını yorgana göre uzat!” gibi.
Bu ve buna benzer sözlerde,
herkesin haddini, yerini bilmesi; buna göre hareket etmesi öğütleniyor. Boş
durulmaması, mutlaka çalışılması ve herkesin çalıştığının karşılığını alması,
fazlasına göz dikmemesi tavsiye ediliyor.
Dînimiz de, çalışmayı
emretmekte; boş durmayı, kişinin dünyasına veya âhıretine faydası olmayan iş
yapmayı yasaklamaktadır. Peygamberimiz bir gün Eshâbıyla beraber giderken, yol
kenarında boş oturan bir kimsenin önünden, selâm vermeden geçti. Dönüşünde aynı
kimseye, aynı yerde yine rastladılar. Bu defa Peygamberimiz ona selâm verdi.
Bu olay Eshâbı kiramın
dikkatini çekti. “Yâ Resûlallah! Giderken selâm vermediniz, şimdi selâm
verdiniz. Bunun hikmeti nedir?” diye sordular. Peygamberimiz,
“Giderken bomboş oturuyordu. Dönüşümüzde ise boş
oturmuyordu. Bir meşguliyeti vardı. Onun için selâm verdim”
buyurdu.
"Sizler hazır yiyicilersiniz!"
Hz. Ömer,
boş olarak oturan bir topluluk gördü ve kendilerine boş oturmalarının sebebini
sordu. Onlar, “Bizler, Allaha tevekkül ediyoruz.” dediler.
Bunun üzerine onları
azarladı: “ Hayır, sizler tevekkül etmiyorsunuz, hazır yiyicilersiniz! Tevekkül
eden bir kimse, tarlasını nadas edip, tohum atan ve gerisini Allah’tan
bekleyendir. Siz, başkasının sırtından geçinmeye hevesli tûfeyli gürûhusunuz!
Dağılın karşımdan!” dedi.
Boş durana selâm bile
vermeyen bir Peygamberin ümmeti olarak; meşguliyeti olmadan oturanlara, “Siz
tevekkül etmiyorsunuz” diyen bir Sahâbînin yolunda olan bizlerin, bütün
zamanlarımızı dînimizin emrettiği gibi değerlendirmemiz gerekmez mi?
İnsanın, hem dünyada hem de
âhirette rahat edebilmesi çok çalışmasına bağlıdır. Allahü teâlâ çalışmayı
emrediyor. Çalışmamak, yan gelip yatmak dînin emrine uymamak olur. Çalışmak,
aynı zamanda kul olmanın gereğidir.
İnşirâh sûresinde,
“İşlerin de bittiği vakit, tekrar çalış ve yorul! Boş durma! Bir işi bitirince
diğerine giriş! Her işinde ancak Rabbine sarıl, O’ndan iste!” buyurulmuştur.
Dinimiz, Müslüman olsun veya
olmasın herkese çalışmasının karşılığının verileceğini bildirmektedir.
Avrupalılar, Amerikalılar, böyle çalıştıkları için, dünya nîmetlerine
kavuşuyorlar. Ortaçağda, Müslümanlar, böyle çalıştıkları için, medeniyetin
rehberi olmuşlardı. Osmanlıların son zamanlarında çalışma durdu, rehavet çöktü.
Ve çöküş kaçınılmaz oldu.
Herkes çalışmadan kazanmak
isterse ne olur? Millet olarak, devlet olarak bugün içinde bulunduğumuz acınacak
hale düşülür. Dış devletler kıs kıs güler, sizinle alay ederler. Dünyaya rezil
olursunuz. Hiçbir konuda ciddiye alınmazsınız.
İsraf ve haksız kazanç
Nitekim geçen hafta ünlü
Fransız Liberation Gazetesi, ‘‘Türk iflası’’ manşetiyle çıktı,
‘‘Türkiye nefesi bitmiş bir cumhuriyet. Otoriter model artık uymuyor’’ diye
yazdı.
Sadece bu mu? Fransız
basınının önemli gazetesi Le Figaro da birkaç gündür arka arkaya üç haberde
Türkiye'deki sıkıntılara geniş şekilde yer verdi. Sıkıntının Türkiye'deki
ekonomik krizin, kurumların iflasından kaynaklandığını, ekonominin zayıflığının
tüm kurumlarda krize sebep olduğunu, şubat ayından beri işten çıkarmaların ve
iflasların katlanarak devam ettiğini yazdı.
Peki Devlet böyle de,
fertler, şirketler bundan farklı mı? Ne gezer. Biz topyekün bu hale geldik.
Bütün bunların sebebi, az kazanıp çok harcamak veya hiç kazanmadan çok harcamak.
Yani israf, haksız kazanç.
Tarih tekerrürden ibarettir.
İbret alınmazsa, tarih olmuş, batmış devletler, müesseseler safında yerimizi
alırız. Kimse gözümüzün yaşına bakmaz!..