BİRLEŞELİM ve SEVİŞELİM
3.Bölüm
16 — Biz müslimânlar, Peygamber efendimizin sevgili Ehl-i beytinin ve
kıymetli Eshâbının “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” ismlerini söylediğimiz ve
yazdığımız zemân her birine “radıyallahü anh” diyoruz. Bu söz, Allah ondan râzı
olsun demekdir. Müslimânların en kıymetli kitâblarından olan (Dürr-ül-muhtâr)
kitâbının beşinci cildinde, ferâiz kısmından önce ve bunun şerhinde diyor ki, (Eshâb-ı
kirâma “radıyallahü anh” demek müstehabdır. Çünki Onların hepsi, Allahü teâlânın
rızâsını kazanmak için çok çalışdılar. Allahü teâlâdan gelen herşeye râzı
oldular. Allahü teâlâ Onlardan râzıdır. Başkalarının dağ kadar altın sadakasına
verilen sevâb, Onların yarım avuç arpa sadakalarına verilen sevâb kadar olamaz).
(Mesâbîh-i
şerîf)de ve Şâh Veliyyullahi Dehlevînin “rahmetullahi aleyh”, (İzâlet-ül-hafâ
an hilâfet-il-hulefâ) kitâbında, Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü anhümâ”
diyor ki, Resûlullah zemânında, hazret-i Ebû Bekrin, Ömerin ve Osmânın ismlerini
söylediğimiz zemân, hep “radıyallahü anh” derdik.
Biz müslimânlar, islâm dînine kötülük yapanları sevmeyiz.
Onların ismlerini nefret ile anarız. Böylece, Abdüllah bin Sebe’ ve binlerle
müslimânı şehîd eden Hasen Sabbâh, Ebû Tâhir Karmatî ve şâh İsmâ’îl Safevî gibi
hâinlerin ismlerini nefret ile anarız. İslâm dînine sadâkat ile gönül vermiş,
Resûlullahı çok sevdikleri için, cânlarını, mallarını ve vatanlarını fedâ etmiş
olan hazret-i Ebû Bekri, hazret-i Ömeri, hazret-i Osmânı ve hazret-i Alîyi ve
hazret-i Mu’âviyeyi çok severiz. Peygamber efendimizin Ehl-i beytini ve bu
Sahâbîleri “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” sevenleri de çok sever ve överiz.
Hazret-i Mu’âviye ve Amr ibni Âs hazretleri gibi, islâmiyyete çok hizmet eden ve
islâm düşmanı Bizanslılarla yıllarca cihâd eden Sahâbîlere aklın, fikrin kabûl
edemiyeceği aslsız, uydurma iftirâ, bühtân yapanları, bir müslimân sevebilir mi?
Bu yersiz yalan te’vîllerle, küçük ma’sûm çocukların temiz dimâglarını
zehrliyorlar. Bu zehr, kötü bir mîrâsdır. Bu mîrâsı, gelecek günâhsız, ma’sûm
nesllere intikâl etdirmek için sapık kitâblar, bozuk dergiler yayınlıyor, her
yere dağıtıyorlar. (Fitne, yalan yayıldığı zemân, doğruyu bilenler,
bildirmezlerse, onlara la’net olsun!) hadîs-i şerîfi unutuldu mu?
Sırası gelmiş iken, şu vak’ayı arz edelim: Câbir bin Abdüllah
hazretleri diyor ki, bir köylü, hazret-i Alînin yanına geldi. Yâ Emîrel-mü’minîn!
Ebû Bekr Cennetde midir, diyerek sordu. Hazret-i Alî “radıyallahü anh”, bu
soruya çok üzüldü. (Keşki dünyâya gelmeseydim. Resûlullahdan “sallallahü aleyhi
ve sellem” ve Ondan sonra, hiçbir müslimândan böyle bir söz işitilmemişdir. Ebû
Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh”, Resûlullahın yanında vezîri, müşâviri idi.
Vefâtından sonra, halîfesi idi. Buna inanmıyan kâfir olur. Ey köylü! Ebû Bekr-i
Sıddîk hazretleri, vefât edeceği zemân beni çağırdı. Bana ey benim canım!
Vefâtım yaklaşdı. Öldüğüm zemân beni, Resûlullahı yıkamış olan o mubârek
ellerinle yıka! Kefene sar ve tabuta koy! Cenâzemi, Hucre-i se’âdetin kapısına
götür! Ebû Bekr kapıdadır, içeri girmeğe izn istiyor diyerek, Resûlullaha söyle,
dedi. Ey din kardeşim! Ebû Bekr-i Sıddîk vefât edince, her söylediğini yapdım.
Hucre-i se’âdetin kapısına koyup izn isteyince, (Sevgiliyi, sevgilinin yanına
getirin!) sesini işitdik. Bunun için, hazret-i Ebû Bekri, Resûlullahın
yanına defn etdik!) dedi.
Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” ve oniki imâmın hepsi,
hazret-i Ebû Bekrden ve diğer halîfelerden ve Câbir bin Abdüllahdan “radıyallahü
teâlâ anhüm ecma’în” hadîs rivâyet etdiler. Ya’nî, Onların haber verdikleri
hadîs-i şerîfleri tasdîk etdiler. Onların âdil ve sâdık olduklarını bildirdiler.
Hazret-i Alînin ve Ehl-i beytin yolunda olanın da, hazret-i Ebû Bekri böyle çok
sevmesi lâzımdır “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Çünki, herkesce bilinen bir
gerçekdir ki, dostun dostu sevilir. Dostun düşmanları sevilmez. Eshâb-ı kirâmın
hepsinin birbirlerini çok sevdiklerini Kur’ân-ı kerîm haber vermekdedir.
Peygamber efendimiz, (Beni seven, Eshâbımı da sever! Eshâbımın hepsini
seviniz!) buyurdu. Şimdi ba’zı kimseler, Kur’ân-ı kerîmden ve Muhammed
aleyhisselâmın yolundan ayrılmışlar. Eshâb-ı kirâm arasında, Ehl-i beyte düşman
olanlar vardı. Biz de, Onlara düşmanız diyorlar. Hâşâ, böyle sözler, Abdüllah
bin Sebe’ yehûdî dönmesinin iftirâlarıdır. Müslimânlar, böyle yalanlara
aldanmamalıyız! Ehl-i beyti de, Eshâb-ı kirâmın hepsini de çok sevmeliyiz. Çünki,
Peygamber efendimiz buyurdu ki, (Eshâbım, gökdeki yıldızlar gibidirler.
Eshâbımdan herhangi birinin izinde giden, hidâyete kavuşur!) Ya’nî Cennete
gider buyurdu.
Yehûdîler, zındıklar, islâmiyyeti içerden yıkmağa
çalışıyorlar. Bunlar, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim
ecma’în” Kur’ân-ı kerîmden anlıyarak, kitâblarına yazdıkları doğru bilgilere
inanmıyorlar. Müslimânları aldatmak için, bu bilgilere Kur’ân dışı bilgiler
diyorlar. Kendi uydurdukları yalanlara inandırmak için, âyet-i kerîmelere ve
hadîs-i şerîflere yanlış, bozuk ma’nâlar veriyorlar. Bu bozuk sözlere, gerçek
islâm dîni diyorlar. Bindörtyüz seneden beri, her memleketdeki müslimânların
îmânları ve ibâdetleri sanki bozuk imiş de, şimdi bu zındıklar doğrusunu meydâna
çıkarıyorlarmış.
17 — Zındıklar, yimesi harâm olan şeyleri de, halâl demeğe, halâl olanları
harâm demeğe kalkışıyorlar.
(Müslim)
ve (Ebû Dâvüd) bildiriyorlar ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” (Yırtıcı hayvanlardan köpek dişi olanları ve pençesi ile avlıyan kuşları
yimeği harâm etdi). Haşereleri, ya’nî toprak içinde yuvası olan küçük hayvanları
yimek halâl değildir. Fâre, kertenkele, kirpi, yılan, kurbağa, arı, pire, bit,
sivrisinek, kara sinek, kene yimek harâmdır. Çünki haşeredirler. İnsanlar
arasında yaşıyan ehlî merkeb eti de halâl değildir. Dağlarda yaşıyan vahşi
merkebin eti ve sütü halâldir. Katır eti halâl değildir. Sırtlan, tilki,
kaplumbağa, leş kargası, akbaba, kurt, fil, dağ keleri, tarla fâresi, gelincik,
kartal, kedi, sincab, samur, sansar gibi hayvanlar ve kanı olmayan böcekler,
meyvenin, peynirin ve etin kurdları yinmez. Dağ keleri, kertenkele gibidir.
Arabîde (Dab) denir.
Tarla kargası halâldir. Çünki, harman dâneleri yir. Tavşan
etini yimek de halâldir.
(Mültekâ) kitâbında diyor ki, tavşan yimek halâldir. Mekrûh değildir. (Mecmâ’ul-enhür)
bunu açıklarken (Tavşan yimek halâldir. Çünki, Peygamber efendimize tavşan eti
kebabı hediyye getirdiler. Eshâbına, (Bunu yiyiniz!) buyurdu, diyor. (Dürr-ül-müntekâ)
kitâbında, (Tavşan eti yimek halâldir. Çünki, tavşan yırtıcı hayvan değildir)
buyuruyor.
(Kudûrî) kitâbının yazarı “rahmetullahi teâlâ aleyh”, her çeşid tavşan eti yimek
halâldir, diyor. (Cevhere) bunu şerh ederken, (Tavşan etini yimek
halâldir. Çünki tavşan yırtıcı hayvan değildir ve leş yimez. Tavşan, geyik
gibidir) diyor.
Şâm kâdısı Mevlânâ Abdülhalîm efendi “rahmetullahi aleyh”,
(Dürer) hâşiyesinde buyuruyor ki, (Erneb, ya’nî tavşan etinin mubâh olduğu
sözbirliği ile bildirilmişdir. Çünki tavşan yırtıcı hayvan değildir ve leş yimez.
Geyik gibidir. Ot yir. Fıkh kitâbları, tavşanın halâl olduğunu açıkça
yazıyorlar. Böylece, harâm diyenleri red ediyorlar.)
Görülüyor ki, tavşan etini yimek, sözbirliği ile halâldir.
Hiçbir islâm âlimi, tavşan etine harâm, hattâ mekrûh bile dememişdir. Peygamber
efendimiz, tavşan etini yiyiniz diyerek emr verdikden sonra, bir müslimân,
tavşan eti, yinilmez diyebilir mi? Elbette, hiçbir müslimân tavşan etine harâm
diyemez. Tavşan yinilir, tavşan yinilmez diye müslimânlar arasında hiç ihtilâf
olmamışdır. Bunlar, tavşan yinmez diyorlar. Bunların bu sözlerine hiç bir
müslimân aldanmamışdır. Asrlardan beri bütün müslimânlar tavşan yimişdir.
Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” tavşanı yiyiniz, buyurması, bütün
müslimânlara ışık tutmuşdur. Bunun üzerinde durmağa değmez. Peygamber efendimiz
bu mes’eleyi hâl etmişdir. Hurûfîlerin dedikoduları, Peygamberimizin emrini
değişdirmez.
Tevrâtda tavşan yinilmez, dediği için, yinilmezmiş.
Müslimânlar her işlerinde Kur’ân-ı kerîme ve Peygamber efendimizin emrine uyar.
Tevrâta uymaz. Kur’ân-ı kerîm, Tevrâtın çok emrlerini nesh etmiş, yürürlükden
kaldırmışdır. Hem de bugün, Allahü teâlânın gönderdiği doğru Tevrât hiçbir yerde
yokdur. Yehûdîlerin uydurduğu Tevrâtlara bakarak tavşan yinmez demek, müslimâna
yakışır mı? Fekat, Yemenli Abdüllah bin Sebe’ yehûdîsinin yolunda olan hurûfîler,
onun gibi, Tevrâta çok önem veriyorlar.
Bekara sûresinin kırkbirinci âyetinde meâlen, (Sizde
bulunan Tevrâtı, Allahın birliğinde ve azâb ve sevâb ve îmân bilgilerinde
doğrulıyan Kur’âna inanın!) ve altmışüçüncü âyetinde meâlen, (Ey İsrâîl
oğulları! Size verdiğimiz kitâba hurmetle sarılın, demişdik) buyurulmuşdur.
Bunlar, Tevrâtın Kur’ân olduğunu göstermez. Doksanbirinci âyetinde meâlen, (O
Kur’ân hakdır. O zemânda bulunan Tevrâtı tasdîk eder) buyuruldu. Evet îmân
edilecek bilgiler, Tevrâtda ve Kur’ân-ı kerîmde ve bütün semâvî kitâblarda başka
başka değildir. Fekat, ibâdetler ve halâl, harâm olanlar, her kitâbda başkadır.
Doksanyedinci (Kur’ân, önce gelmiş olan kitâbları tasdîk edicidir) âyeti
de, değişdirilmemiş kitâblarda, îmân edilecek şeylerin hep aynı olduğunu
bildirmekdedir.
Mâide sûresinin kırksekizinci âyetinde meâlen, (Sana
Kur’ânı hak olarak indirdik. Önce indirilmiş olan kitâbları tasdîk edicidir)
buyuruyor. Ahkâf sûresinin onikinci âyetinde meâlen, (Kur’ândan önce,
uyulacak yolu gösteren ve uyanlara rahmet olan, Mûsânın kitâbı Tevrât
indirilmişdi. Bu Kur’ân da, zâlimleri Cehennemle korkutmak ve iyilik yapanlara
Cenneti müjdelemek için arabî dil ile indirilmiş, Tevrâtı tasdîk eden bir
kitâbdır) buyuruldu.
Tefsîr âlimi imâm-ı Beydâvî “rahmetullahi teâlâ aleyh”
buyuruyor ki, [Bu âyet-i kerîmelerde bildirilen, Kur’ân-ı kerîmin Tevrâtı tasdîk
etmesi demek, Kur’ân-ı kerîmin, Tevrâtın haber verdiği kitâb olduğunu
bildirmekdir. Evet, îmân edilecek şeyler, kıssalar, haberler, Cehennem azâbları,
Cennetin ni’metleri ve ibâdeti, adâleti emr etmek ve çirkin işlerden sakınmağı
istemek, her iki kitâbda da aynıdır. Fekat, halal ve harâmların çeşidleri ve
ibâdetlerin şeklleri aynı değildir. Başka zemânlarda yaşıyan insanlar için
bunlar aynı olamaz. Her ümmetin kitâbında, onlara uygun fâideli olan şeyler
bildirilmişdir. Peygamberimiz, (Mûsâ “aleyhisselâm” şimdi sağ olsaydı, bana
uymakdan başka birşey yapmazdı) buyurdu].
Âl-i İmrân sûresinin ellinci âyet-i kerîmesi, hurûfîlere
kesin cevâb veriyor. Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâmın sözlerini bildirerek
meâlen buyuruyor ki, (Benden önce Tevrâtda bildirilmiş olanları tasdîk edici
geldim. Size harâm edilmiş olanları halâl etmek için geldim.) Bu âyet-i
kerîme açıkça gösteriyor ki, Îsâ aleyhisselâmın İncîli, Mûsâ aleyhisselâmın
Tevrâtını hem tasdîk etmekde, hem de, ondaki harâmlardan ba’zılarını halâl
yapmakdadır. İşte bunun gibi Kur’ân-ı kerîm de, hem Tevrâtı tasdîk etmişdir. Hem
de, Tevrâtdaki halâl ve harâm hükmlerini değişdirmişdir. Bu değişikliklerin
çoğunu, islâm âlimleri, kitâblarında bildirmekdedir.
İbni Sebe’ yehûdîsinin yolunda olanlara hurûfî denir. Bunlar,
âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere yanlış ma’nâ veriyorlar. Kur’ân-ı kerîme
yanlış ma’nâ veren kâfir olur. Meselâ, Cum’a sûresinin beşinci âyetinde meâlen,
(Tevrâta inanmıyanlar, sırtına kitâb yükletilmiş eşeğe benzetilir)
buyuruldu. Hâlbuki, tefsîr kitâblarında, bu âyet-i kerîmeye, (Tevrâtın
ahkâmını yüklenmeğe emr olunmuş iken, yalnız okuyup emrlerine ve yasaklarına
uymıyanlar, [ya’nî yehûdîler] ilm kitâblarını yüklenip, boşuna eziyyet
çeken eşeğe benzer) denilmekdedir. Müslimânlar, Tevrâtın, Allahdan gelen
kitâb olduğuna inanırız. Fekat, şimdi yehûdîlerin ellerinde bulunan kitâbın, o
Tevrâtın kendisi olduğuna inanmayız. Yehûdîler, o Tevrâtın çok yerlerini
bozdular, değişdirdiler. Mâide sûresinin onbeşinci âyeti bunu haber vermekde,
(Allahın kitâbındaki, ya’nî Tevrâtdaki kelimeleri değişdirdiler)
buyurmakdadır. Bekara sûresinin yetmişbeşinci âyetinde meâlen, (Yehûdîlerden
bir kısmı, Tevrâtı işitirlerdi. Ondaki emrleri, yasakları anladıkdan sonra,
değişdirirlerdi) buyuruldu.
Taberânînin “rahime-hullahü teâlâ” bildirdiği ve (Künûz)da
yazılı hadîs-î şerîfde, (İsrâîl oğulları, kendi yazdıkları din kitâbına
uydular. Mûsâ aleyhisselâmın Tevrâtını terk etdiler) buyuruldu. Bu hadîs-i
şerîf, şimdi yehûdîlerin elinde bulunan (Telmûd) ve (Mişnâ) ve
(Gamârâ) adındaki Tevrâtlarının, Mûsâ aleyhisselâmın kitâbı olmadığını haber
vermekdedir.
Hangi hayvan yinilir, hangileri yinilmez? Müslimânlar, bunu
Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden öğrenir. Yehûdîler ve zındıklar da,
elde bulunan bozuk Tevrâtlardan okurlar. İslâm dîni, leşi, akıcı kanı, domuz
etini ve köpek dişi veyâ pençesi ile avlıyan hayvanların etini ve haşereleri
yimeği harâm etmişdir. Bunlardan başkası halâldir. Halâl olanlar Allahü teâlâdan
başkasının ismi ile kesilirse veyâ bunları kitâbsız kâfir keserse, bunları yimek
de harâm olur.
En’âm sûresinin yüzkırkbeşinci âyetinde meâlen, (Söyle ki,
Kur’ânda yimesi harâm olanlar, leş ve akıcı kan ve pis hınzır ve Allahdan
başkasının adı ile kesilmiş olandır) buyuruldu. Bu âyet-i kerîmede dört
şeyin harâm olduğu bildiriliyor. Bundan başka altı şeyin harâm olduğu da,
Peygamber efendimiz tarafından bildirilmişdir. Resûlullahın, köpek dişi olan
yırtıcı hayvanları ve pençesi ile avlıyan kuşları harâm etdiğini Abdüllah ibni
Abbâs haber verdi. Âyet-i kerîmedeki akıcı kan, cânlı veyâ kesilen hayvanın
damarlarından akan kan demekdir. Et, karaciğer, dalak, kanlı olarak yinmeleri
halâldir.
O hâlde, koyun, sığır, tavşan etleri, kanlı ise de, yinmesi
halâldir. Tavşan bütün kandır, demek doğru değildir. Kan akdıkdan sonra, kalan
tavşan eti pişirilir veyâ kebâb yapılır. Âfiyet ile yinir. Nitekim, Peygamber
efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Eshâbına tavşan eti yidirdi.
En’âm sûresinin yüzkırkaltıncı âyetinde meâlen, (Yehûdîlere
her tırnaklıyı harâm etdik. Koyunun ve sığırın iç yağını da harâm etdik)
buyuruldu. Yehûdîlere iç yağının harâm olduğunu Kur’ân-ı kerîm haber veriyor.
Onlara harâm olduğu için müslimânlara da harâm olur, demek doğru olur mu? Elbet
doğru olmaz. İslâmın iç düşmanları olan zındıklar tırnaklı hayvanlar harâm
olduğu için, tavşan da harâmdır, diyerek müslimânları aldatıyorlar. Tırnaklı
hayvanları müslimânlara harâm imiş gibi gösteriyorlar. Hâlbuki, Kur’ân-ı kerîm,
tırnaklı hayvanların yehûdîlere harâm edilmiş olduğunu haber veriyor.
Müslimânlara harâm olduğunu bildirmiyor.
(Şekli şemâilinde kerâhet bulunan hayvanın eti yinmez)
sözleri de yalandır. Böyle bir hadîs-i şerîf yokdur. Hurûfîler, bu sözlerine
dayanarak, tavşanın eti, eşek etine benzediği için kerîhdir, yinmez, diyorlar.
Sorarız bu zındıklara: Hani tavşan bütün kan idi? Kanı gidince, kemikden başka
birşey kalmazdı? Şimdi ise, tavşan eşek eti gibi etli oldu? Görülüyor ki,
zındıkların sözleri birbirini tutmuyor.
Bir kimse, tavşan etini sevmiyebilir. Fekat, sevmediğine
harâm demek ve bu yalanını isbâtlamak için âyet-i kerîmelere yanlış ma’nâ vermek
ve hadîs-i şerîf uydurmak, zındıklığı, islâm düşmanlığını gösterir.
Tavşan etinin halâl olduğunu âyet-i kerîme ile ve hadîs-i
şerîflerle isbât etmiş bulunuyoruz. Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri
bırakarak, yehûdîlerin uydurdukları Tevrâtı ve islâm düşmanlarının bozuk
kitâblarını okumamalı, onlara aldanmamalıyız!
18 — Allahü teâlâ, müslimânların da Rabbidir, kâfirlerin, zındıkların da
Rabbidir. Fekat, müslimânları sevdiğini, kâfirleri, zındıkları sevmediğini haber
vermişdir.
Her Peygamberin “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” îmânı
aynıdır. Fekat ahkâm-ı dîniyyeleri başka başkadır. Bundan başka, eski
Peygamberlerin kitâblarını, sonradan kötü insanlar değişdirmişdir. Yalnız,
Muhammed aleyhisselâmın dîni hiç değişmemişdir. Kıyâmete kadar da, kimsenin
değişdiremiyeceğini Kur’ân-ı kerîm haber vermekdedir. İslâm düşmanları bu dîni
değişdirmek için uğraşıyorlar. Fekat, hiç değişdiremiyorlar. Ehl-i sünnet
âlimlerinin kitâbları, bu dîni, doğru olarak her yere yaymakda, değişdirilmekden
korunmakdadır.
Müslimân yavrularını aldatmak için, Kur’ân-ı kerîmin çeşidli
sûrelerinde bulunan, meselâ Ahzâb sûresinin altmışikinci âyeti olan,
(Münâfıklar mel’ûndurlar. Nerede bulunurlarsa, yakalanıp öldürülsün!
Geçmişlerden de, böyle yapanların öldürülmeleri, Allahü teâlânın âdetidir.
Allahü teâlânın âdetinde bir değişiklik bulmazsın) meâlindeki âyeti ileri
sürüyorlar. Bu âyet-i kerîme, bütün Peygamberlerin “salevâtullahi teâlâ aleyhim
ecma’în” dinlerinin bir olduğunu gösteriyor, diyorlar. Hâlbuki, bu âyet-i
kerîmeler, mü’minlere sevâb, kâfirlere azâb yapmak, Allahü teâlânın âdeti
olduğunu, bunun hiç değişmiyeceğini bildiriyor.
Âl-i İmrân sûresinin altmışaltıncı âyetinde meâlen,
(İbrâhîm aleyhisselâm ne yehûdî idi, ne de nasrânî idi. Doğru inanışlı müslimân
idi. Müşriklerden de değildi) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, yehûdîlerle
hıristiyanların müslimân olmadıklarını gösteriyor. Müslimânlık diye ayrı bir din
bulunduğunu bildiriyor. İbni Âbidîn, cenâze nemâzını anlatırken, İslâm
kelimesinin iki ayrı ma’nâsı olduğunu bildiriyor: Muhammed aleyhisselâmın
getirdiği din ve itâ’at etmek. (Kâmûs) ve (Müncid) kitâblarında
da, böyle yazılıdır.
Hucurât sûresinde, me’âlen, (Çölden gelenler, inandık
dediler. Onlara de ki, siz inanmadınız. Ammâ islâma dâhil olduk, sana itâ’at
ederiz deyin! Îmân kalblerinize yerleşmedi) buyuruldu. Bu âyet-i kerîmedeki
islâm, itâ’at etmek, uymak demekdir. Müslimân olmak, ya’nî, Muhammed
aleyhisselâma inanmak demek değildir. Her ümmetin îmânları aynıdır. Fekat
hepsine müslimân denilmez. Nahl sûresinin seksendokuzuncu âyetinde meâlen,
(Sana herşeyi bildiren, herkese hidâyet ve rahmet olan ve müslimânlara Cenneti
müjdeleyen Kur’ânı, gönderdik) buyuruyor. Âl-i İmrân sûresinin ondokuzuncu
âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın râzı olduğu din, İslâm dînidir)
buyuruldu. Bu sûrenin seksenbeşinci âyetinde meâlen, (İslâmdan başka din
istiyenin, istediği din kabûl olunmaz. O kimse âhıretde, ziyân eder!) _buyuruldu.
Bu âyet-i kerîmelerdeki islâm kelimesi, iki ma’nâyı birlikde bildirmekde olup,
Muhammed aleyhisselâmın getirdiği dîne inanmak ve Ona itâ’at etmek demekdir.
Allahü teâlâ, müslimânları, Cennet ile müjdelemekdedir. Her müslimân mü’mindir.
19 — Peygamberimiz Muhammed “aleyhisselâm” hicretden elliüç sene evvel,
Rebî’ulevvel ayının onikinci gecesi, ya’nî onbirinci gününü onikisine bağlıyan
pazartesi gecesi sabâha karşı Mekke şehrinde dünyâya geldi. Târîhler, Mevlid-i
Nebînin, Îsâ aleyhisselâmın mîlâdından beşyüzyetmişbir sene sonra ve Nisan
ayının yirmisinde olduğunu yazıyorlar. Îsâ aleyhisselâmın dünyâya geldiği yıl
belli olmadığı için, hicretin, mîlâdın altıyüzyirmiikinci yılında olduğu da,
ilmî bir vesîkaya dayanmamakdadır.
Her Peygamberin bildirdiği gibi, Îsâ aleyhisselâm da, Allahü
teâlânın bir olduğunu söylemişdi. Îsâ aleyhisselâm zemânında yaşıyan, eski yunan
feylesoflarından Eflâtûn, tanrının üç olduğunu ortaya koydu. Allahü teâlâya
mahsûs olan ülûhiyyet sıfatlarının, bir mahlûkda bulunduğuna inanmak, ona, bunun
için hurmet etmek, onu putlaşdırmak, Allaha şerîk yapmak olur. (Teslîs)
veyâ (Trinite) denilen üç tanrılı din, pek yayılmadı. Roma İmperatoru
büyük Kostantin, hıristiyanlığı kabûl etdi. Mîlâdın üçyüzyirmi senesinde İznikde
üçyüzondokuz papası toplayıp, fırkalara ayrılmış olan nasrânîliği birleşdirmek
istedi. Papasların hâzırladığı hıristiyanlık dînine, puta tapanların âyinlerini
ve Eflâtûnun teslîsini de sokdu. Üç tanrılığı Eflâtûnun uydurmayıp, Îsâ
aleyhisselâmın söylediğine herkesi inandırmak için, Eflâtûnun mîlâddan üçyüz
sene önce yaşamış olduğunu i’lân etdi. Böylece, mîlâdî senelerin başlangıcı,
üçyüz sene geri alınmış oldu.
Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hicretin
onbirinci senesi Rebî’ulevvel ayının onikinci pazartesi günü öğleden evvel,
Medîne şehrinde, vefât etdi.
20 — İslâmiyyetde mâtem tutmak yokdur. Peygamber efendimiz mâtem tutmağı
yasak etdi. (Müslim) kitâbında bildirilen hadîs-i şerîfde, (Mâtem
tutan kimse, ölmeden tevbe etmezse, kıyâmet günü şiddetli azâb görecekdir)
buyuruldu. Yine Müslimde bildirilen bir hadîs-i şerîfde Peygamberimiz, (İki
şey vardır ki, insanı küfre sürükler. Birisi, bir kimsenin soyuna söğmek,
ikincisi, ölü için mâtem tutmakdır) buyurdu.
Muharremin onuncu Aşûre günü mâtem yapmak, bağırıp çağırmak,
ilk olarak Muhtâr-ı Sekâfî tarafından ortaya çıkarıldığı (Tuhfe)nin baş
sahîfelerinde yazılıdır. Bu bid’at, mezhebsizler arasında, bir ibâdetmiş gibi
yayıldı. Hâlbuki Muhtâr, bunu Kûfe ehâlisini aldatıp, onları Emevîlerle harbe
sürüklemek, böylece hükûmeti ele geçirmek için bir hiyle olarak yapmışdı.
Mâtem yasak olmasaydı, herkesden önce Peygamber “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” efendimizin ölümü için mâtem tutulurdu. Sonra hazret-i
Ömer ve hazret-i Osmân ve hazret-i Alî ve hazret-i Hüseyn şehîd edildikleri için
mâtem tutardık. Bunların hepsini çok seviyoruz. Şehîd edildikleri için çok
üzülüyoruz. Fekat mâtem yapmıyoruz. Mâtem yapmıyoruz, ammâ kalbimiz kan ağlıyor.
Müslimânların mâtem yapması ve başkalarına la’net etmeleri yasak edildiği için,
mâtem yapmıyoruz.
İslâmiyyetde doğum gününü kutlamak, Allahü teâlâya şükr etmek
vardır. Peygamber efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Pazartesi günü
oruc tutardı. Sebebini sorduklarında, (Bugün dünyâya geldim. Şükr için oruc
tutuyorum) buyurdu.
21 — Doğum günü ve mubârek geceler, hicrî sene ile kutlanır. Tevbe sûresinin
otuzyedinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, gökleri ve yeri yaratdıkdan beri,
ayların adedi onikidir. Bunlardan dördü, harâm olan aylardır. Bu dört ayın harâm
olduğu kuvvetli dindir, [ya’nî İbrâhîm ve İsmâîl aleyhimesselâmdan beri
bilinmekdedir.] Bu dört ayda, kendinize zulm etmeyin!) buyuruldu. Harâm
olan dört ay, Receb, Zilka’de, Zilhicce ve Muharrem ayları olduğunu Peygamber
efendimiz bildirdi. Oniki ay da, hicri yılların hesâb edildiği arabî aylardır.
Tevbe sûresinin otuzsekizinci âyetinde meâlen, (Bir ayın
harâmlığını başka aya gecikdirmek, ancak kâfirliği artdırır. Kâfirler, böylece
sapıtıyorlar. Onlar, Allahü teâlânın harâm kıldığı ayların sayılarını denk
getirmek için, harâm ayı bir sene halâl edip, başka sene onu yine harâm ederler.
Böylece, Allahın harâm kıldığını halâl kılıyorlar) buyuruldu. İslâmiyyetden
önce arablar, meselâ Muharremde harb etmek isteyince, o yıl Muharrem ayının
ismini, sonraki aya korlar, sonraki ayın ismini, Muharrem ayına takarlardı.
Böylece, harâm ay, Muharremden bir sonraki ay olurdu. Bu âyet-i kerîme, ayların
yerlerini değişdirmeği yasak etdi. Yoksa hurmetli aylar, her yıl on gün ileri
gider, diye bir söz yokdur. Sözün doğrusu şudur ki, Kur’ân-ı kerîmde bildirilen
ve dinde kullanılan arabî ayların bir yılı, bir güneş yılından on gün kısadır.
Hicrî kamerî yılbaşı, hicrî şemsî ve mîlâdî yılbaşılarından on gün önce
gelmekdedir. Bundan dolayı müslimânların mubârek günleri veyâ geceleri, şemsî
senelere nazaran her yıl on gün önce gelmekdedir. Çünki, müslimânların mubârek
günleri, güneş aylarına göre değil, hicrî kamerî aylara göre yapılır. Dînimiz
böyle emr etmekdedir. Yılın mubârek günü demek, arabî ayın belli günü demekdir.
Haftanın belli günü demek değildir. Meselâ Aşûre günü demek, Muharrem ayının
onuncu günü demekdir. Bu, her sene haftanın aynı günü olmaz. Başka günler olur.
Evet haftanın günleri içinde de mubârek olanları vardır. Meselâ pazartesi günü,
hep hayrlı vak’aların bu günde olması bakımından kıymetli bir gündür.
Muharremin onuncu günü müslimânların mubârek günüdür. O günün
mubârek olduğunu Peygamber efendimiz bildirdi. O gün yapılan ibâdetlere çok
sevâb verileceğini müjdeledi. O gün oruc tutmak sünnet oldu.
İslâmiyyetde, güneş yılının ayları içinde sayılı bir mubârek
gün yokdur. Meselâ, Martın yirminci Neyruz veyâ Nevruz denilen gün ve Mayısın
altıncı Hıdırelles günü ve Eylülün yirminci Mihrican günü, ba’zı yerlerde
mubârek sanılır. Bunlar müslimânlıkda değil, kâfirler ya’nî müslimân olmıyanlar
arasında değerli sayılır. Noel günü ve gecesi de böyledir. (Dürr-ül-muhtâr)
beşinci cild sonunda çeşidli mes’eleleri bildirirken (Neyruz ve Mihrican günleri
şerefine birşey vermek câiz değildir. Ya’nî, bu günlerin ismlerini söyliyerek
veyâ niyyet ederek birşey hediyye etmek harâmdır. Eğer bu günlere kıymet vererek
yaparsa, kâfir olur. Çünki bu günlere müşrikler kıymet vermekdedir. Ebül Hafs-ı
kebîr diyor ki, bir kimse Allahü teâlâya elli sene ibâdet etse, sonra bir
müşrike, Neyruz günü şerefine yumurta hediyye etse, kâfir olur. Yapmış olduğu
ibâdetlerin sevâbları yok olur. Eğer bir müslimâna hediyye eder ve bu güne değer
vermezse, âdete uyarak verirse, kâfir olmaz. Fekat, tehlükeden kurtulmak için
birgün önceden ve birgün sonradan da vermek iyi olur. Başka birgün almadığı
birşeyi, o gün satın alırsa, o güne değer vermiş ise kâfir olur. Değer vermeyip,
yalnız yimek içmek niyyet etmiş ise, kâfir olmaz).
22 — Hurûfîler, (Asrlardan beri süre gelen Sünnî ve Şî’î çatışmasının kökü,
Süfyân oğlu Mu’âviye la’netullah zemânında, hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”
ve Onun Ehl-i beytine revâ görülen galîz küfrler olmuşdur) diyorlar. Bu sözleri
hem yalan, hem de çok câhilce ve ahmakcadır. Türkiyedeki Alevîler bu yalanlara
aldanmamalıdırlar. Çünki, İslâm târîhinde Alevî, Sünnî çatışması diye birşey
yokdur. Şî’î Sünnî çatışması da, siyâsî, emperyalist düşüncelerle olmuşdur.
Sünnîler, Şî’îlerin haksız olduklarını, kitâblarında isbât etmişlerdir. Bu
kitâblarda Alevîlere saygı göstermişler, onları çok sevmişlerdir. Alevî ismini
başlarının üstünde taşımışlardır. Çünki Alevî demek, Seyyidler ve Şerîfler
demekdir. Ya’nî Peygamber efendimizin soyundan olanlara Alevî denirdi. Bu
Alevîler sevilmez mi? Elbet, hepimiz çok severiz. İslâm düşmanları,
müslimânların Alevîleri çok sevdiklerini görünce, müslimânları aldatmak için
hurûfîlere Alevî dediler. Hurûfîler, dört halîfeye ve hazret-i Mu’âviyeye la’net
ediyorlar. Hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anh”, Peygamber efendimizin
Eshâbındandır. Hem de kayın birâderidir. Ya’nî Peygamber efendimizin Ehl-i
beytindendir. Hazret-i Ömerin ve hazret-i Osmânın ve hazret-i Alînin
halîfelikleri zemânında, Şâm vâlîsi olan ve Rum orduları ile cihâd eden bir
islâm mücâhididir. Hazret-i Hasen, hilâfeti kendi arzûsu ile hazret-i Mu’âviyeye
bırakdı. Onu halîfe olmağa lâyık görmeseydi, hilâfeti bırakmazdı. Onunla harb
ederdi. Hazret-i Hasen, lâyık olmıyan birine hilâfeti bırakdı, demek, hazret-i
Haseni kötülemek olur.
Peygamber efendimiz (Eshâbımı seviniz! Eshâbıma düşmanlık
eden, bana düşmanlık etmiş olur) buyurdu. İşte biz hakîkî müslimânlar,
hazret-i Mu’âviyeyi bunun için çok seviyoruz. Ehl-i beytden olduğu için de Onu
çok seviyoruz. Çünki, biz hakîkî müslimânlar, Muhammed aleyhisselâmın Ehl-i
beytini çok severiz. Mezhebsizler de, hazret-i Alînin Ehl-i beytini sevdiklerini
söylüyorlar. Ehl-i beyti, hazret-i Alî için seviyorlar. Biz hakîkî müslimânlar
ise, Muhammed aleyhisselâmın Ehl-i beyti diyoruz. Ehl-i beyti Muhammed
aleyhisselâm için, seviyoruz. Hazret-i Alîyi de, Ehl-i beytden olduğu için, çok
seviyoruz.
Hiçbir müslimân, Muhammed aleyhisselâmın Ehl-i beytine
iftirâ, bühtân etmemişdir ve etmez. Emevî halîfelerinden birkaçı ve Abbâsî
halîfelerinin çoğu, Ehl-i beytin torunlarından birkaçının kıymetini bilemedi.
Dünyâ geçimsizliği için, O mubârekleri incitdiler. Fekat aslâ galîz küfr ve
bühtân etmediler. Ehl-i beyti incitmeleri de, araya karışan zındıklar yüzünden
oldu. Mal, mevkı’ sâhibi olmak, iktidârı ele geçirmek ve islâmiyyeti içerden
karışdırmak, bozmak istiyen politikacılar, kendilerine partizan toplamak, güç
kazanmak için, Ehl-i beytin adamı şekline büründüler. Ehl-i beyt imâmı adına
siyâsete atıldılar. Fitne ve karışıklık çıkardılar. Kendileri cezâlarını
bulurken, Ehl-i beyt imâmlarının “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” da
incinmelerine sebeb oldular.
Hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anh” Ehl-i beyt soyundan
olanlara çok saygı gösterirdi. Bunlara hediyye verirdi.
Ehl-i beyt torunlarından birkaçına saygısızlık yapanlar
kötülenemez. Kâfir denemez. Çünki, bu torunlar arasında da, birbirlerine
saygısızlık, hattâ işkence edenler, hattâ iftirâ edenler oldu. Bunun için,
hiçbirine dil uzatamayız. Dinde bizlerden önce olanların kusûrlarını konuşmamız
doğru değildir.
Yurdumuzdaki müslimân alevîler, mezhebsizlerin çirkin
sıfatlarından münezzehdir. Onların çirkin, kötü sıfatlarını belirtmek için,
târîhden bir vesîka vermeği uygun buluyoruz:
Osmânlı devletinin şeyh-ül-islâmlarının elliyedincisi
Yenişehrli Abdüllah efendinin (Behcetül-fetâvâ) kitâbındaki fetvâsında
diyor ki, (Müslimânların anası, Âişe-i Sıddîkaya “radıyallahü anhâ” kazf eden,
ya’nî zinâ etdi diyen ve hazret-i Ebû Bekrle, hazret-i Ömere söğen ve la’net
eden ve halîfe olduklarına inanmıyan ve Eshâb-ı kirâmdan çoğuna kâfir diyen ve
oniki imâm, Peygamberlerden dahâ üstündür diyen ve Ehl-i sünnet olan
müslimânları öldürmek mubâhdır, diyen ve bunlar gibi dahâ nice küfre sebeb olan
bozuk inançları olan bir kimse, islâm milletine, dâhil midir, değil midir?
Bunlarla harb etmek meşrû’ mudur ve öldürülenleri ne olur?
Cevâb: Îrânın, Irakın ve Sûriyenin ba’zı yerlerinde bulunan hurûfîler, millet-i
islâmdan hâricdirler. Mürted sayılırlar. Onlarla harb etmek vâcibdir. Lüzûm ve
fâide görülmedikçe, kendi hâllerine bırakılmaları câiz değildir. Ölüleri
Cehennemlikdir. Cenâze nemâzları kılınmaz. Müslimânların mezârlıklarına
gömülmezler.)
İki sahîfe sonraki fetvâsında buyuruyor ki:
Cevâb: (Seyyid denilmesi, bir insanı mürted olmakdan kurtarmaz). Ehl-i sünnet
düşmanlığında aşırı gidenlere seyyid diyorlar. Bu seyyidler, hakîkî seyyid
değildir.
Allahü teâlâ, yurdumuzda bulunan sünnî ve alevî ismindeki din
kardeşlerimizi, bozuk, bölücü sözlere aldanmakdan korusun. Hepimizin, hak yolda,
doğru yolda birleşmemizi, sevişmemizi nasîb eylesin! Âmîn.
Mâl sâhibi mülk sâhibi,
hani bunun ilk sâhibi?
ileri