REDDİ REVÂFID TERCÜMESİ
2.Bölüm
3- Mâverâ’ünnehr âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” buyurdu ki:
(Allahü teâlâ, Ebû Bekr “radıyallahü anh” için, Tevbe sûresi, kırkıncı âyetinde,
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”in sâhibi, ya’nî arkadaşı, dedi.
Peygamberin sâhibini kötülemek, söğmek, câiz olmaz).
Risâlede cevâb olarak diyor ki: Kehf sûresi, otuzbeşinci
âyetinde meâlen, (Sâhibi ile konuşurken dedi ki, seni yaratan Rabbine kâfir
oldun...) buyuruldu. Burada kâfire de, Peygamberin sâhibi denilmekdedir.
Nitekim, Yûsüf sûresi, otuzdokuzuncu âyetinde, Yûsüf “aleyhisselâm” kâfirlere,
(Ey, zindan arkadaşlarım...) sâhib demekdedir. Yûsüf aleyhisselâmın, puta
tapan iki kâfire (sâhibim) demesi gösteriyor ki, bir Peygamberin “sallallahü
aleyhi ve sellem” bir kimseye sâhibim demesi, o kimsenin iyi olmasını göstermez.
Cevâbında deriz ki, sevişerek olan arkadaşlık elbette
te’sîrlidir. Sohbetin te’sîrine inanmamağa câhillik alâmetidir denilmişdir.
Müslimân ile kâfir sevişmiyeceği için, sohbetlerinin te’sîri, fâidesi olmaz.
Şunu da söyliyeyim ki, Yûsüf “aleyhisselâm”ın sohbetinin bereketi, fâidesi
sâyesinde, o iki putperest, müslimân olmakla şereflendi. O hâlde, Sıddîk
“radıyallahü anh” her zemân herkesden çok berâber bulunduğu ve çok sevdiği
hâlde, Resûlullahın sohbeti niçin ona te’sîr etmesin? Onun olgun
ma’rifetlerinden neden fâidelenmesin? Hâlbuki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” buyurdu ki: (Allahü teâlânın, göğsüme akıtdığı ma’rifetlerin,
bilgilerin hepsini, Ebû Bekrin göğsüne akıtdım). Sevgi, bağlılık, çok
oldukça, fâidelenmek de o kadar çok olur. Bunun içindir ki, Ebû Bekr-i Sıddîk
“radıyallahü anh” bütün Eshâbın en üstünü oldu. Çünki, Onun Resûlullaha
bağlılığı, herkesden çok idi. Bir hadîs-i şerîfde, (Ebû Bekrin üstünlüğü, çok
nemâz kıldığı, çok oruc tutduğu için değildir. Onun kalbinde bulunan bir şey
içindir) buyurdu. Âlimlerimiz “rahmetullahi aleyhim ecma’în” diyor ki,
kalbinde bulunan o şey, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sevgisi idi.
O hâlde, böyle bir sâhibi kötülemek, söğmek nasıl insâf olur?
4- Mâverâ’ünnehr âlimleri diyor ki: Emîr Alî “radıyallahü anh” çok kuvvetli
ve Eshâb arasında çok sevilen olduğu hâlde, üç halîfeyi kabûl etdi. Hiç karşı
gelmedi. Bu da, üç halîfenin haklı olduğunu gösteriyor. Haksız idiler denirse,
Alî “radıyallahü anh” da kötülenmiş olur.
Risâlede, buna cevâb olarak, diyor ki: Emîr “radıyallahü anh”
cenâze işleri ile uğraşmakda iken, üç halîfe, Benî Sâ’ide çardağı altında,
Eshâbın çoğunu topladı. Ebû Bekri halîfe yapdılar. Alî “radıyallahü anh” bunu
haber alınca, adamları az olduğu için ve iyilerin ölmesini önlemek için, veyâ
bilinmiyen başka sebebler için, harb etmeği yersiz buldu. Bu ise, Ebû Bekrin
haklı olduğunu göstermez. Çünki, Alî “radıyallahü anh”, o kadar kuvveti ve
cesâreti olduğu hâlde, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile ve birçok
Eshâb ile, Mekkeden Medîneye, harb etmeden hicret etdi. O zemân, harb etmeği
uygun görmediler. Hicretin altıncı yılında binbeşyüz Sahâbî ile Mekkeye
giderken, Hudeybiye denilen yerde sulh yapıp geri döndüler. Resûlullahın, Alînin
ve diğer Eshâbın buralarda harb etmemesi câiz olduğu gibi, Alînin yalnız başına
harb etmemesi elbet câiz olur. Oralarda harb edilmemesi, Kureyş kâfirlerinin
haklı olduğunu göstermiyeceği gibi, Alînin harb etmemesi de, Ebû Bekrin haklı
olduğunu elbette göstermez. Bunun gibi, Fir’avn Mısrda, dörtyüz sene, tanrılık
da’vâ etdi. Şeddâd ve Nemrud gibi krallar da, yıllarca bu bozuk da’vâda bulundu.
Allahü teâlâ, sonsuz kuvvet, kudret sâhibi iken, bunları öldürmedi. Allahü teâlâ
bile, düşmanından intikâm almakda acele etmediğine göre, bir kulun, düşmanına
karşı koymaması, niçin câiz olmasın? Emîr, onların hilâfetinde, istemiyerek,
ortalığı idâre etmek için susdu. Severek kabûl etmedi.
Cevâbında deriz ki: Mâverâ’ünnehr âlimlerine göre, Alînin Ebû
Bekr “radıyallahü anhümâ” ile harb etmemesi ve Ona uyması, Onun doğru halîfe
olduğunu gösteriyor. Bu ise, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”, Kureyş
kâfirleri ile harb etmediği için ve Allahü teâlânın Fir’avn, Şeddâd ve Nemrud
gibi düşmanlarını öldürmeği gecikdirdiği için red ve inkâr edilemez. Risâlenin
bu misâlleri, kendi sözlerini çürütmekdedir. Çünki, Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” ve Allahü teâlâ, bu düşmanlarını hep kötüledi. Hep kötü ve
alçak olduklarını bildirdi. Onlar nerede, bu iş nerede? Benzerlik, nerede?
Alînin, Ebû Bekri “radıyallahü anhümâ” kabûl edip Ona uyduğunu bildiren
haberlerin çokluğu karşısında, bunu inkâr edemedikleri için, işi başka yola
çevirmek zorunda kalıyor ve istemiyerek, idâre için kabûl etdi, diyorlar. Ebû
Bekrin “radıyallahü anh” hilâfetini haksız göstermek için, başka cevâb
bulamıyorlar. Bu işin içinden, başka sözle kurtulamıyorlar. Burada, Ebû Bekrin
“radıyallahü teâlâ anh” nasıl halîfe seçildiğini, en sağlam kaynaklardan alarak,
açıklıyalım. Alîyi “radıyallahü anh” zor ile, ortalığı idâre için, yanlış iş
yapmak küçüklüğüne düşürmeğe imkân olmadığını bildirelim.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” vefât edince, Eshâb-ı
kirâm “radıyallahü anhüm ecma’în”, defn işlerinden önce, halîfe seçmeğe başladı.
Önce, mü’minlere bir başkan bulmağı, kendilerine vazîfe bildiler. Hattâ bu işi,
birinci vazîfe gördüler. Çünki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, had
cezâlarının verilmesini, vatanı düşmana karşı korumağı, asker hazırlamağı ve
benzerlerini emr buyurmuşdur. Bu işler ise, ancak devlet tarafından yapılır.
Bunun için, bir devlet reîsi seçmek, müslimânlara vâcib olur. Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtını her işiten üzüntüden, ne yapacağını
şaşırıyor, çok kimsenin aklı başından gidiyordu. Eshâbın bu büyük yarasını
saracak, acılara çâre bulacak biri lâzımdı. Ebû Bekr “radıyallahü anh”, tam bir
olgunlukla, Eshâbı topladı. Yüksek sesle:
Ey Eshâb-ı kirâm “radıyallahü anhüm ecma’în”! Kim, Muhammed
“aleyhisselâm”a tapınıyorsa, bilsin ki, O ölmüşdür. Kim Allahü teâlâya
tapınıyorsa biliniz ki, O hep diridir. Hiç ölmez! dedi. Dahâ nice te’sîrli
sözler söyledi. Sonra Ensârın toplanarak, aralarından halîfe seçeceklerini
işitdi. Ebû Ubeyde ve Ömerle oraya gitdi. Onlara, Allahü teâlânın emrlerini
yapmak ve yapdırmak için, bir baş seçiyormuşsunuz. Düşününüz, araşdırınız!
Halîfenin Kureyşden olması lâzımdır. Ebû Ubeyde ile Ömeri göstererek, bunlardan
birini seçiniz, dedi. Ömer, söz alıp halîfe sensin yâ Ebâ Bekr, dedi ve elini
uzatdı. Ensârın hepsi, söz birliği ile halîfeyi kabûl etdi. Ebû Bekr-i Sıddîk
“radıyallahü anh”, ertesi salı günü, mescide geldi. Minbere çıkdı. Cemâ’ate
bakdı. Zübeyr bin Avvâmı göremedi. Çağırın gelsin, dedi. Zübeyr gelince,
müslimânların sözbirliğinden ayrılmak ister misin? dedi. Zübeyr, ey Resûlün
halîfesi! ayrılmam, diye elini uzatdı, kabûl etdi. Halîfe, yine etrâfa bakdı.
Alîyi “radıyallahü anh” göremedi. Çağırtdı. Emîr gelince, müslimânların
sözbirliğinden ayrılmak ister misin? dedi. Alî de, ey Resûlün halîfesi,
ayrılmam, deyip elini uzatdı, kabûl etdi. Zübeyr ve Alî, halîfeyi kabûlde
gecikdikleri için özr dilediler. Halîfe seçilirken bize haber verilmediği için
üzülmüşdük. İyi biliyoruz ki, halîfe olmağa, içimizde, Ebû Bekrden dahâ haklı
kimse yokdur. Çünki O, mağarada arkadaş olmakla şereflenmişdir. Onun şerefini,
üstünlüğünü iyi biliyoruz. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” nemâz için,
imâmlığa aramızdan Onu seçdi, dediler. [Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü teâlâ anh”,
Cennet ile müjdelenen on kişiden biridir. Hadîce valdemizin erkek kardeşinin ve
Resûlullahın halası Safiyyenin oğlu idi. Onbeş yaşında müslimân oldu. İslâmda
ilk kılınç çeken, Habeşe ve Medîneye, ilk hicret edendir. Bedr, Uhud, Hendek,
Hudeybiye, Hayber, Mekke, Huneyn ve Tâif gazvelerinde birçok yerinden yaralandı.
Mısrın fethinde de bulundu. Çok zengin idi. Bütün vârını, Allah yolunda verdi.
Deve vak’asında hazret-i Alîye karşı bulunmuşdu. Otuzaltı senesinde, altmış yedi
yaşında şehîd oldu.]
İmâm-ı Muhammed Şâfi’î “rahmetullahi aleyh” [150-204 [m. 819]
Mısrda] buyuruyor ki: (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” vefât edince,
Eshâb-ı kirâm “radıyallahü anhüm” düşündü, aradı, yer yüzünde Ebû Bekrden
“radıyallahü anh” dahâ üstün kimseyi bulamadı. Onu söz birliği ile halîfe yapdı).
Eshâb-ı kirâm “radıyallahü anhüm” söz birliği ile Ebû Bekr, Alî ve Abbâsdan
“radıyallahü anhüm” birinin halîfe olmasını istedi. Alî ile Abbâs, Ebû Bekrin
halîfe olmasına karşı birşey söylemedi. İkisi de, Ebû Bekrin halîfeliğini kabûl
etdi. Böylece, Ebû Bekr, söz birliği ile halîfe seçilmiş oldu. Ebû Bekrin
halîfeliği haklı olmasaydı, Alî ile Abbâs, kabûl etmez, haklarını isterdi.
Nitekim, Alî “radıyallahü anh” Muâviyenin “radıyallahü anh” halîfeliğini haklı
görmediği için, kabûl etmedi. Muâviyenin askeri ve kuvveti, kendisinden dahâ çok
olduğu hâlde, hakkını istedi ve çok kimsenin ölümüne sebeb oldu. Hâlbuki, Ebû
Bekrden hak istemesi pek kolay idi ve kolay seçilirdi. Çünki, o zemân,
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” zemânına dahâ yakın idi ve hakkı
meydâna çıkarmak isteği herkesde çok vardı. Bundan başka Abbâs, Alîden halîfe
olmasını istedi. O, kabûl etmedi. Kendini dahâ haklı görseydi kabûl ederdi.
Hâlbuki Zübeyr, o büyük şöhreti ve cesâreti ile bütün Hâşim oğulları ve başka
birçok Sahâbî, Alî ile “radıyallahü anhüm” berâber idi. Ebû Bekrin hak üzere
halîfe olduğunu göstermeğe, bu icmâ [sözbirliği] yetişir. Bunu bozacak bir emr,
hattâ bir işâret bile bulunmaması, haklı olduğunu dahâ kuvvetlendirmekdedir.
Hattâ, âlimlerin çoğuna göre, icmâ’ı ümmet, ya’nî Eshâbın söz birliği, meşhûr
olmıyan emrden dahâ kuvvetlidir. Çünki, icmâ’ olunan bir iş, kesin olarak
doğrudur. Meşhûr olmıyan emr ise, zan ile doğrudur. Şunu da bildirelim ki, Ebû
Bekrin halîfe olması için işâret, hattâ emr de vardır. Tefsîr ve hadîs
ilmlerinin derin âlimleri, bunları bildirmekdedir. Evet, Ehl-i sünnetin derin
âlimlerinden çoğuna göre, böyle bir emr yokdur. Fekat bu söz, başkasının da
hakkı bulunmadığını göstermekdedir. Bundan da, Ebû Bekrin, söz birliği ile,
haklı halîfe olduğu ve Alîye, istemiyerek, idâre-i maslahat için kabûl etdi
denilemiyeceği meydâna çıkmakdadır. Sahâbe-i kirâm, doğruyu kabûl etmez kimseler
olsaydı, o zemân idâre-i maslahat düşünülebilirdi. (Zemânların en iyisi benim
zemânımdır) hadîs-i şerîfi ile şereflenmiş kimseleri idâre etmek için,
hakdan vazgeçmek, Alîye “radıyallahü anh” yakışdırılır mı?
Osmân bin Abdürrahmân İbnissalâh [Aks-ül-amel kitâbı Londrada
basılmışdır. 577-643 (m. 1245)] ve Abdül’azîm Münzirî [581-656] “rahmetullahi
teâlâ aleyhimâ” buyuruyorlar ki, Eshâb-ı kirâmın hepsi âdildir. Eshâb-ı kirâmın
hepsi, kesin olarak Cennete gidecekdir. Hadîd sûresi, onuncu âyetinde meâlen,
(Ey mü’minler! Sizden, Mekkenin fethinden önce Allahü teâlâ için mal veren ve
muhârebe edenlere, fethden sonra verenlerden ve harb edenlerden dahâ yüksek
derece vardır. Bunların dereceleri eşit değildir. Hepsi için Cenneti söz
veriyorum) buyuruldu. Demek ki, Eshâb-ı kirâmın hepsi Cennete girecekdir. Bu
âyet-i kerîmede mal ve cân verenlere söz verilmesi, sadaka vermiyen ve cihâd
etmiyenlerin Cennete girmiyeceğini göstermez. [Beydâvî ve Hüseynî ve Mevâkıb
tefsîrlerinde diyor ki, müfessirlerin çoğuna göre, bu âyet-i kerîme, Ebû Bekr-i
Sıddîkın şânının yüksekliğini bildirmek için geldi. Çünki ilk önce îmân etdi ve
malını dağıtdı ve kâfirlerle döğüşdü.]
İmâm-ı Alî “radıyallahü anh”, halîfelik hakkı olduğunu
bildiği hâlde, hoş geçinmek için, istemiyerek hazret-i Ebû Bekri kabûl etdi
demek, O Allahın arslanını küçültmek olur. Çünki, hakkı, doğruyu söylememek
günâhdır. İstemiyerek iş yapmak ise, en aşağı bir mü’minin beğenmediği şeydir.
Allahın arslanı ve Resûlullahın dâmâdı, cesâretde ve kahramanlıkda eşi
bulunmıyan Emir, böyle beğenilmiyen işi yapacak kadar küçülür mü? Câhiller, ne
aşırı taşkınlık yapıyor ki, hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” yükselteceğiz diye,
kötülüyorlar. Onu aşağılamağı, övmek sanıyorlar.
5- Mâverâ’ünnehr âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” diyor ki: Üç
halîfeyi ve Resûlullahın temiz olan zevcelerinden birkaçını söğmek, bunlara
la’net etmek küfrdür. Buna câiz diyeni cezâlandırmak lâzım olur.
Risâlede, buna cevâb olarak diyor ki: Akâid-i Nesefî şârihi,
Şeyhaynı [Ebû Bekr ile Ömeri] söğmenin küfr olacağını kabûl etmiyor. [(Akâid-i
Nesefiyye) kitâbını Ömer ibni Muhammed Nesefî yazmışdır. 461-537,
Semerkanddadır. (Zahîre) ismindeki fıkh kitâbı kıymetlidir. (Akâid-i
Nesefiyye)yi, çok âlimler şerh etmişdir. En meşhûr şerhi, Mes’ûd bin Ömer
Sa’deddîn-i Teftâzânînindir. 722-792 Semerkanddadır.] (Câmi’ul-usûl)
sâhibi, Şeyhayni söğenleri İslâm fırkalarından saymışdır. (Mevâkıf)
kitâbı da, böyle demekdedir. [Câmi’ul-usûl kitâbını Mubârek bin Muhammed ibni
Esîr yazmışdır. 544-606 Mûsuldadır. Mevâkıf kitâbını, kâdı Adûd Abdürrahmân bin
Ahmed yazmışdır. Çok kıymetli akâid kitâbıdır. Şerhleri içinde en meşhûru,
seyyid şerîf Alî bin Muhammed Cürcânînin [740-816, Şîrâzda] ve Muhammed bin
Es’ad Celâleddin Devânîninkidir. Devânînin fârisî (Ahlâk-ı Celâlî) kitâbı
meşhûr olup basılmışdır ve İngilizceye terceme edilmişdir. [829-908] Abdülhakîm
Siyalkütî Hindînin [1068 [m. 1658] Hindistânda] Seyyid şerîf Alî şerhine olan
hâşiyesi meşhûr olup basılmışdır.] İmâm-ı Muhammed Gazâlî [450-505 [m. 1111] Tus
şehrinde], Şeyhaynı söğmek küfr olmaz, diyor. Ebül-Hasen Eş’arî [Alî bin İsmâ’îl
266-330 [m. 941 Bağdâd] nemâz kılan kimseye kâfir denemez diyor. O hâlde,
Şeyhayni söğenleri kâfir bilmek, din âlimlerinin kitâblarına ve Kur’ân-ı kerîme
ve hadîs-i şerîflere uymamakdadır.
Cevâbında deriz ki, Şeyhayni “radıyallahü teâlâ anhümâ”
söğmek küfrdür. Hadîs-i şerîfler, küfr olduğunu göstermekdedirler. Taberânînin
[Süleyman bin Ahmed 260-360 [m. 971] İsfehânda] ve Hâkimin [Muhammed bin
Abdüllah 321-405 [m. 1014] Nişâpurda] bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Allahü
teâlâ beni seçdi. Benim için, insanlar arasından en iyilerini Eshâb
[arkadaş] olarak seçdi. Eshâbım arasından bana, vezîrler, yardımcılar ve
akrabâ ayırdı. Onlara söğene, Allahü teâlâ ve melekler ve insanlar la’net
eylesin! Onları söğenlerin ne farzlarını, ne de sünnetlerini, Allahü teâlâ kabûl
etmez) buyurdu. Hadîs âlimi Alî bin Ömer Dârekutnînin bildirdiği hadîs-i
şerîfde: (Benden sonra, ba’zı kimseler meydâna çıkacak. Onlara rastlarsanız,
öldürünüz! Çünki, onlar, müşrikdir [kâfirdir]). Alî “radıyallahü anh”,
bunların alâmeti nedir? diye sordu. (Onlar sana aşırı bağlılık gösterecek,
sende bulunmıyan şeyleri, sana söyliyeceklerdir. Kendilerinden önce gelen din
büyüklerini kötüliyeceklerdir) buyurdu. [Dârekutn, Bağdâdda bir köydür.
306-385 Bağdâdda.] Aynı kitâbda, (Bunlar, Ebû Bekrle Ömeri kötülerler.
Bunlara söğerler. Eshâbıma söğenlere, Allahü teâlâ ve melekler ve bütün insanlar
la’net etsin) buyurdu. Buna benzeyen hadîs-i şerîfler, pek çokdur ve çoğu
meşhûr olduğundan, burada yazmaya lüzûm yokdur.
Şeyhaynı söğmek, onlara düşmanlık etmek demekdir. Onlara
düşmanlık ise, küfrdür. Çünki, hadîs-i şerîfde, (Onlara düşmanlık bana
düşmanlıkdır. Onları incitmek, beni incitmekdir. Beni incitmek de, Allahü
teâlâya eziyyet etmekdir) buyuruldu. Alî bin Hasen ibni Asâkirin [499-571
Şâmda] bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Ebû Bekr ile Ömeri “radıyallahü
anhümâ” sevmek îmândır. Bunlara düşmanlık küfrdür) buyuruldu. Bir mü’mine
kâfir diyen kâfir olur. Bir hadîs-i şerîfde, (Bir kimse bir mü’mine, onun
kâfir olduğunu bildiren bir söz söylerse, [meselâ Ey Allahın düşmanı derse]
kendisi kâfir olur) buyuruldu. O hâlde, Şeyhayne kâfir diyen, Onları kâfir
bilen, kâfir olur. Biz iyi biliyoruz ki, Ebû Bekr ile Ömer “radıyallahü anhümâ”
mü’mindirler. Allahü teâlânın düşmanı değildirler. Cennet ile müjdelenmişdirler.
O hâlde, bunlara kâfir diyen, kâfir olur. Yukarıdaki son hadîs-i şerîfi, gerçi
bir kişi bildirmişdir. Fekat, mü’mini kâfir yapanın, kâfir olacağı, bundan
anlaşılmakdadır. Şu kadar var ki, buna inanmıyan kâfir olmaz. Zemânın büyük
âlimi olan Ebû Zür’a Râzî buyuruyor ki: (Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve
sellem” Eshâbından birisini kötüleyen kimse, zındıkdır. Çünki, Kur’ân-ı kerîm,
elbette doğrudur, Resûlullah elbette doğru söyler. Bizlere bunlardan gelen
haberler, elbette doğrudur. Bunların hepsi, Eshâb-ı kirâmı övmekde,
yükseltmekdedir. Bunları kötülemek, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere
inanmamak olur. Bu ise, zındıklık, dalâlet, sapıklıkdır). Sehl bin Abdüllah
Tüstürî [200-283 [m. 896] Basrada] buyuruyor ki, (Eshâb-ı kirâmı büyük bilmeyen
kimse, Resûlullaha îmân etmiş olmaz). Abdüllah bin Mubârekden [116-181 [m. 797]
Irakda] soruldu ki, Mu’âviye ile Ömer bin Abdül’azîzden hangisi dahâ üstündür?
Cevâbında buyurdu ki, Mu’âviye “radıyallahü anh” [79 yaşında iken 60 [m. 680] da
Şâmda vefât] Resûlullahın yanında giderken, atının burnuna giren toz, Ömer bin
Abdül’azîzden katkat dahâ üstündür. Böylece, Resûlullahın sohbetinin ve mubârek
yüzünü görmenin sebeb olduğu yüksekliğe, hiçbir yükseklik yetişemeyeceğini
bildirdi. [Ömer bin Abdül’azîz, sekizinci Emevî halîfesi olup âlim ve çok dindâr
idi. Yüzbir senesinde, 41 yaşında şehîd edildi. Malatyayı Rumlardan, yüz bin
esîr karşılığı satın almışdır.] Bu üstünlük, başka bir kıymet karışmadan yalnız
sohbetin üstünlüğüdür ve bütün Eshâbda vardır. Buna başka kıymetler de ekliyen,
meselâ Resûlullah ile birlikde cihâd eden ve sonra gelen mü’minlere, Ondan
işitdiklerini bildiren veyâ Onun uğrunda malını harc eden sahâbî elbet dahâ
yüksek, dahâ üstün olur. Hiç şübhe yok ki, iki halîfe, Eshâbın büyüklerindendi.
Hattâ, en üstünleri idi. O hâlde, Şeyhayne kâfir demek, hattâ, biraz küçültmek,
küfr olur. Zındıklık olur. Doğru yoldan ayrılmak olur. Şemsül’eimme Muhammed bin
Ahmed Serahsînin (483 [m. 1090] Türkistanda) (Muhît) kitâbında diyor ki:
(Şeyhaynı kötüliyen imâmın arkasında nemâz kılmak câiz değildir. Çünki bu, Ebû
Bekrin “radıyallahü anh” halîfe olduğunu kabûl etmiyor. Hâlbuki, Onun hak halîfe
seçildiğini bütün Eshâb sözbirliği ile bildirdi). Tâhir bin Ahmed Buhârînin
[542] (Hulâsa) adındaki fetvâ kitâbında diyor ki, (Ebû Bekrin hilâfetine
inanmıyan kâfir olur. Bid’at sâhibi olanın arkasında nemâz kılmak mekrûhdur.
Bid’atı küfre varırsa ona uyanın nemâzı sahîh olmaz. Küfre sebeb olmazsa, sahîh
fekat mekrûh olur. Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” hilâfetine inanmıyanın da
kâfir olduğu, dahâ doğrudur). Bunların halîfeliklerine inanmıyan kâfir olunca,
yâ bunlara söğenlerin, la’net edenlerin ne olacağını düşünmeli. Görülüyor ki, bu
taşkınlıklara küfr demek, hadîs-i şerîflere ve din âlimlerinin sözlerine tam
uygun olmakdadır. Ehl-i sünnet âlimlerinden birkaçının “rahmetullahi teâlâ
aleyhim ecma’în” bunlara kâfir denilmez buyurması, taşkınlık yapmıyan kimseler
içindir. Böylece sözleri, hadîs-i şerîflere ve âlimlerin sözbirliğine uydurulmuş
olur.
Risâle, Âişe-i Sıddîkaya “radıyallahü teâlâ anhâ” da söğüyor,
la’net ediyor. Âyet-i kerîmeye ve hadîs-i şerîfe uymadığı için Ona la’net edilir
diyorlar. Ona, -hâşâ- kötü diyorlar. Ahzâb sûresi, otuzüçüncü âyetinde:
(Evlerinizde oturunuz) buyurulduğu hâlde, bu emri dinlemeyip, Deve
vak’asında, Alî “radıyallahü anh” ile harb etdi. Hâlbuki hadîs-i şerîfde,
(Seninle harb eden, benimle harb etmiş gibidir) buyuruldu. Demek ki, Alî ile
harb, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile harb etmek demekdir.
Peygamber ile harb eden ise, kâfirdir. Onun için, Âişeye söğmek, la’net etmek
lâzım olur, dediler.
Buna cevâb olarak deriz ki, (Evlerinizde oturunuz!)
emri, her zemân, her hâlde evde oturun, dışarıya hiç çıkmayın demek değildir.
Zevcelerinden ba’zısının, Resûlullah ile birlikde sefere gitmesi, böyle
olmadığını göstermekdedir. Demek ki, evlerinizde oturunuz emri, belli zemân ve
belli hâller içindir. Bir şeyin bütününü söyleyip bir parçasını kasd etmeğe
benzer. Böyle sözler ise, kesin olmaz. Müctehidin, bu bütünden, bir başka
parçayı anlaması câiz olur. Çünki, bütün parçalarda ortak bulunan özellikler
vardır. Âişe “radıyallahü anhâ”, şübhe yok ki, âlim idi ve müctehid idi.
Tirmüzînin kitâbında Ebû Mûsel-eş’arî [Resûlullahın vâlîlerinden idi. Yazılara
târîh konmasına sebeb olmuşdur. 51 de Kûfede vefât etdi.] buyuruyor ki, Eshâb-ı
kirâm, birşey öğrenmek isteseydi, hazret-i Âişeye gidip, sorar, öğrenirdi. Yine
Tirmüzî kitâbında, Mûsâ bin Talha diyor ki, Âişeden dahâ fasîh, düzgün konuşan
görmedim. Âişe “radıyallahü anhâ”, o derin ilmi sebebi ile âyet-i kerîmenin
özünü anlamış, ba’zı zemânda, ba’zı işler için çıkmak istisnâsına uyarak
çıkmışdır. Âyet-i kerîmeden çıkan ma’nâ, örtüsüz, açık olarak çıkmayınız
demekdir. Nitekim âyet-i kerîmenin sonunda meâlen, (Önceki câhillik zemânında,
kadınların yapdığı gibi, zînetlerinizi, süslerinizi erkeklere göstermeyiniz!)
buyuruldu. Örtülü olarak, evden çıkmanın câiz olacağı buradan anlaşılmakdadır.
Âişenin “radıyallahü anhâ” Deve vak’asına çıkması, harb etmek için değildi.
İslâh etmek, fitneyi basdırmak içindi. Târîhlerin dediği gibi harb için olsa da,
yine zararı yokdur. Çünki, ictihâdı ile hareket etmişdi. Keyfi ile,
kendiliğinden çıkmış değildi. Nitekim, Şerh-i mevâkıf, Seyfüddîn Alî Âmidîden
“rahmetullahi aleyh” haber veriyor ki, Deve ve Sıffîn vak’aları, ictihâd
yüzünden idi. Müctehid yanılırsa, birşey denemez. Enfâl sûresi, altmışsekizinci
âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın önceden kitâbı olmasaydı, yapdıklarınızdan
dolayı büyük azâb çekerdiniz) buyuruldu. Beydâvî bunu tefsîr ederken (Allahü
teâlâ açıkça yasak etdiği şey yapılmadıkça azâb yapmıyacağını, önceden
Levhilmahfûzda yazdı. Hatâ edene, yanılana azâb etmiyeceğini hükm etmeseydi...)
diyor. Şunu da bildirelim ki, müctehidin yanılması, Allahü teâlâdan bir
rahmetdir, hidâyetdir. Abdüddar bin Kusey oğullarından Rezin bin Mu’âviye (524)nin
kitâbında, Ömer “radıyallahü anh” buyuruyor ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” buyurdu ki: (Benden sonra, Eshâbımın ayrılığını Rabbimden sordum.
Rabbim bildirdi ki: Ey sevgili Peygamberim Muhammed “aleyhissalâtü vesselâm”!
Senin Eshâbın, gökdeki yıldızlar gibidir. Ba’zısı, ba’zısından dahâ parlakdır.
Hepsi ışık saçmakdadır. Onlardan birinin yolunda giden hidâyete kavuşur).
Sonra, şu hadîs-i şerîfi buyurdu: (Eshâbım gökdeki yıldızlar gibidir.
Herhangi birine uyarsanız, hidâyet, selâmet bulursunuz!)
(Ey Alî!
Seninle harb, benimle harb demekdir)
hadîs-i şerîfini, Âişe “radıyallahü anhâ” belki işitmemişdir. Yâhud, belli bir
harb için buyurulmuşdur. Veyâhud, zemân-ı se’âdetde yapdığı harbler demekdir.
Bu risâlede, bozuk düşüncelerine herkesi inandırmak ve Ehl-i
sünneti mağlûb etmek için diyor ki: (Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”,
iki gözü görmiyen İbni ümm-i Mektûm ile konuşurken, zevcelerinden biri yanlarına
gelince, üzülüp (O görmüyorsa da, sen görüyorsun!) buyurdu. Kadınların,
erkeklere görünmemesi, bu kadar lâzım olduğu hâlde, Ehl-i sünnet kitâblarında
diyor ki: Âişe “radıyallahü anhâ” Peygamberin omuzuna dayanıp sokakda çalgı
çalan, oynıyan adamları seyr etdi. (Seyr etmeğe doymadın mı yâ Hümeyrâ?)
buyurdu. Biz, en aşağı adamların bile, böyle yapacağını söyliyemeyiz. Cevâb
olarak deriz ki, oyunu seyr etmek, belki örtünmek emri gelmeden önce olmuşdur.
İbni ümm-i Mektûma görünmemek ise, bu âyet-i kerîme geldikden sonra olmuşdur.
Belki de, seyr olunan oyun, harâm olmıyan, câiz olan oyun idi. Nitekim, sahîh
haberlerden anlaşılıyor ki, Mescid-i Nebevî meydânında, süngü oyunu oynanırdı.
Bu da, ok atmak gibi, harb oyunu olduğu için, günâh değildir. Zâten mescidde
oynanması, câiz olduğunu göstermekdedir. Oyunu seyr etme, örtünme âyeti
geldikden sonra olsa bile, o zemânda, Âişe “radıyallahü anhâ” küçük idi.
Mükellef değildi. Nitekim, Buhârî ve Müslimde bildirildiğine göre, buyuruyor ki:
(Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” odanın kapısında duruyordu.
Habeşliler, mescidin mihrâbında oynuyordu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” mubârek arkasındaki örtü ile beni örtdü. Mubârek kulağı ile boynu
arasından, oyunu seyr etdim.)
İyi bilinmelidir ki, Eshâb-ı kirâmın işlerine karışmak, onlar
hakkında, aklına geleni söylemek, bir müslimân için, son derece edebsizlik ve
zevallılıkdır. Müslimân ismini taşıyan kimse, Eshâb-ı kirâm arasındaki
ayrılıkları, çekişmeleri, Allahü teâlâya bırakmalı, hepsini iyi bilmelidir.
Onları sevmek Muhammed “aleyhisselâm”ı sevmek demek olduğunu bilmelidir. Çünki,
(Onları seven, beni sevdiği için sever) buyurdu. Bir müslimân için,
kurtuluş yolu, ancak budur. İmâm-ı Muhammed bin İdrîs Şâfi’î “rahmetullahi
aleyh” buyuruyor ki: (Eshâb-ı kirâm arasındaki kanlara, ellerimizin
bulaşmasından, Allahü teâlâ, bizleri koruduğu gibi, biz de dilimizi
karışdırmakdan koruyalım). Ömer bin Abdül’azîz de böyle söylemişdir. [1340 da
İstanbulda basılan, türkçe (Ahmed Rıfâî) adındaki kitâbın yetmişsekizinci
sahîfesinde, Seyyid Ahmed bin Alî Rıfâî [512-578 [m. 1183] Basra civârında (Ümm-i
Ubeyd)dedir] buyuruyor ki: (Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” arasında olan
olaylar üzerine aşırı konuşmak, fikr yürütmek, hiç câiz değildir. Her müslimân,
Eshâb hakkında, dilini tutmalı, o büyüklerin hep iyiliklerini söyleyip, hepsini
sevmeli, övmelidir). Fekat, ba’zı kimseler, Eshâb-ı kirâmı kötülüyor. O İslâmın
göz bebeklerine sövmeğe, la’net etmeğe cesâret ediyor. İslâm âlimlerinin
“rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, onlara cevâb vermesi, onları susdurması,
yanlış, bozuk düşündüklerini açıklaması lâzımdır. İşte bunun için, bu fakîr de [ya’nî
İmâm-ı Rabbânî, müceddid-i elf-i sânî, Ahmed Fârûkî “rahmetullahi aleyh”
971-1034 [m. 1624] Hindistânda Serhend şehrindedir], bu yolda birkaç kelime
yazdım. Yâ Rabbî! Unutduklarımız ve yanıldıklarımız için bize cezâ yapma!
Okuduğum risâleyi yazanı red ve rezîl etmek için, bu fakîre nasîb olan cevâb
burada bitdi. Allahü teâlâ, kalblerimize, kendi dîninin sevgisini yerleşdirsin!
Sevgili Peygamberi Muhammed “aleyhissalâtü vesselâm” yolunda ilerlemekle,
hepimizi şereflendirsin! Âmîn.
İmâm-ı Rabbânî, müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkînin
“rahmetullahi aleyh” (Redd-i Revâfıd) risâlesi, burada temâm oldu.
İlâhî! Fâtıma
evlâdı hâtırına,
Son sözüm, kelime-i
tevhîd ile ola!
Eğer bu düâmı
edersen red yâ kabûl!
Sarıldım, Ehl-i
beyt-i Nebî eteğine.
Yâ Rabbî! Sevgili Peygamberinin hürmeti için ve Onun Ehl-i
beyti “radıyallahü anhüm” hâtırı için, İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkîyi ve anasını,
babasını afv ve mağfiret et! Habîbinin ahlâkı hürmetine, onlara iyi, güzel
muâmele eyle! “rahmetullahi aleyhim ecma’în”! Sevgili Peygamberine ve Ehl-i
beytine bizden düâlar ve selâmlar ulaşdır ve mahlûklarının sayısınca ve Arşının
ağırlığınca, beğendiğin gibi hayr ve bereket ver. Âmîn. Bu risâlenin temâm
olmasını nasîb etdiği için, Allahü teâlâya hamd olsun ve en çok sevdiği, ümmî
Peygamber Muhammed aleyhisselâma kıyâmete kadar, düâlar ve selâmlar olsun!
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî hazretlerinin (Redd-i
revâfıd) risâlesi, Hindistânda ve Pakistânda basılmışdır. Pakistânda,
Haydarâbâd üniversitesi profesörlerinden Gulâm Mustafâ hân da, 1385 [m. 1965]
senesinde urdu tercemesi ile birlikde, (Te’yîd-i ehl-i sünnet) ismini
vererek nefis olarak basdırmışdır. Bu baskısı, 1397 [m. 1977] senesinde,
(Mebde’ ve Me’âd) risâlesi ile birlikde, İstanbulda ofset yolu ile tekrâr
basdırılmışdır. Bu risâleyi Hind âlimlerinden şâh Veliyyullah Dehlevî arabîye
terceme etmiş ve Hindistânda basılmış ve İstanbulda ofset baskısı,
(En-Nâhiye) kitâbının sonunda neşr edilmişdir.
Asrların pek az yetişdirdiği büyük âlim kayyûm-i âlem, şeyh
Muhammed Ma’sûm bin Ahmed Fârûkî “kuddise sirruhumâ” hazretlerinin [1009-1079
[m. 1667] Serhendde] (Mektûbât) kitâbının ikinci cildinin, otuzaltıncı
mektûbu, uzun ve çeşidli süâllere cevâb vermekdedir. Bu mektûbun, yalnız
sekizinci süâlinin cevâbını, buraya terceme etmek uygun görüldü.
Süâl:
(Şerh-i Dîvân-ı kütüb-i tevârîh)de
diyor ki, (Hazret-i Emîr “kerremallahü teâlâ vecheh” bir kısm insanların
kendisine düşmanlığını anlayınca, Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” ve Onun
gibilerden beş kişiye, beş vakt nemâzdan sonra, la’net etmeğe başladı. Onlar da,
bunu duyunca, hazret-i Emîr, hazret-i Hasen, hazret-i Hüseyn, Abdüllah ibni
Abbâs ve Mâlik-i Ejderden “radıyallahü anhüm ecma’în” müteşekkil olan beş kişiye
beş vakt nemâzdan sonra la’nete başladılar. Hattâ, Benî Ümeyye halîfeleri, bu
alçak işi büsbütün ortaya yaydı. Hutbelerde Ehl-i beyte la’net etdiler. Bu
hareket, Ömer bin Abdülazîzin, bunu kaldırmasına kadar devâm etdi. Ömer bin
Abdülazîz, bu la’neti kaldırıp, yerine, Nahl sûresi, doksanıncı âyet-i
kerîmesini okutdu). Acabâ bu çirkin hâdise olmuş mudur, yoksa olmamış mıdır?
Cevâb: Tepeden tırnağa kadar rahmet olan hazret-i Emîr “kerremallahü teâlâ
vecheh” hâşâ ve kellâ, herhangi bir müslimâna bile la’net etmemişdir. Nerde
kaldı ki, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” eshâbına ve hele
çok kerre hayr düâ etdiği Muâviyeye “radıyallahü anh” la’net etmiş olsun.
Hazret-i Emîr, Muâviye ile birlikde olanlar için, (Kardeşlerimiz, bize uymadı.
Kâfir ve fâsık değildirler. İctihâdları ile hareket ediyorlar) buyurdu. Bu sözü,
bunlardan küfrü ve fıskı uzaklaşdırmakdadır. O hâlde, niçin la’net etsin? İslâm
dîninde hiç kimseye, hattâ frenk kâfirine bile, la’net etmek ibâdet değildir.
Beş vakt nemâzdan sonra düâ etmek lâzım iken, kendi düşmanlığı için, düâ yerine,
la’neti dile alır mı? Fenâ derecelerinin en yükseğine ve itminânın sonuna
ulaşmış ve şahsî arzûlarından geçmiş olan hazret-i Emîrin nefsini kendi nefs-i
emmâreleri gibi, kin, inâd ve düşmanlıkla dolu mu sanıyorlar? O çok yüksek zâta,
böyle bir bühtân, böyle alçak bir iftirâda bulunuyorlar. Hazret-i Emîr, fenâ
fillâh ve muhabbet-i Resûlillah makâmlarının en son derecesine ulaşmış, cânını,
malını, Onun “sallallahü aleyhi ve sellem” yolunda fedâ etmişdir. Niçin bu düâ
zemânında, her iki cihânın sultânı, Peygamber efendimize “sallallahü aleyhi ve
sellem” envâ-ı ezâ ve cefâ yapan, Allahü teâlânın ve Resûlünün “sallallahü
aleyhi ve alâ âlihi ve sellem” düşmanlarını söyleyip, onlara la’net etmedi de
kendi düşmanlarına la’net etdi? Hâlbuki (İctihâdları ile hareket ediyorlar)
sözü, onlara düşman olmadığını gösteriyor. İşin esâsı şöyledir ki, bu
muhârebeler ve münâze’alar, düşmanlık ve kin gütmek ile olmamışdır. Hep ictihâd
ve te’vîl ile olmuşdur. Bunun için, ayblamanın yeri yokdur. Nerde kaldı ki,
la’net edilsin. Bir kimseyi kötülemek ve ona la’net etmek, bir iyilik ve ibâdet
olsaydı, İblîs-i la’îne, Ebû Cehle, Ebû lehebe ve Peygamber efendimizi
“sallallahü aleyhi ve sellem” inciten, Ona cefâ ve ezâ eden ve bu hak dîne,
kötülükler, ihânetler yapan Kureyşin azılı kâfirlerine la’net etmek, İslâmın
îcâblarından olurdu. Düşmanlara la’net etmek emr edilmeyince, dostlara la’net
sevâb olur mu? Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: (Bir
kimse, şeytâna la’net ederse; ben zâten mel’ûn oldum. Bu la’netin bana zararı
olmaz der. Yâ Rabbî! Beni şeytândan koru derse, eyvâh belkemiğimi kırdın der).
Bir başka hadîs-i şerîfde, (Şeytâna söğmeyiniz. Şerrinden Allahü teâlâya
sığınınız!) buyuruldu. Bundan anlaşılıyor ki, bu gibi sözler, hazret-i Emîre
iftirâdır. Onu kötülemekdir. Bundan başka, Muâviye “radıyallahü anh” hazret-i
Emîre, hazret-i Hasen ve Hüseyne ve diğerlerine “radıyallahü anhüm ecma’în”
la’net etmeğe başladı demek de, Muâviye “radıyallahü anh” hazretlerine iftirâ
olur. (Bu hâdise olmuş mudur, yoksa olmamış mıdır? Eğer olmuş ise, Mu’âviyeye ve
diğerlerine niçin la’net edilmesin? Olmadı ise, Keşşâf tefsîrindeki yazının
ma’nâsı ne olur?) diyorsunuz. Cevâbında, olmadı deriz. Ehl-i sünnet ve cemâ’at
mezhebi şöyledir ki, Muâviyeye “radıyallahü anh” dil uzatmak câiz değildir. Bu
söz, ona bir iftirâdır. Hem, bu husûsda doğru bir haber de yokdur. Târîhçiler
söyliyor ise, bunların sözü, nasıl sened olabilir. Dînin esâsları târîhcilerin
sözleri üzerine kurulamaz. Bu mes’elede, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin ve Onun
eshâbının sözlerine bakılır. Târîhçilerin sözlerine ve Keşşâfda yazılı haberlere
bakılmaz. Keşşâfdan alındığını bildirdiğiniz o yazılarda Emîrin ve Muâviyenin
ismi geçmiyor. Bu iki din büyüğünün birbirine la’net etdiğini gösteren bir
işâret bile yokdur. O yazılar temâmen doğrudur. Bizim bildiğimize uymayan birşey
yokdur ki, iyi ma’nâ aransın. Evet, benî Ümeyye halîfeleri senelerce minberlerde
Ehl-i beyte la’net etdirdi. Ömer bin Abdülazîz, buna son verdi. Allahü teâlâ,
Ona bizim tarafımızdan büyük mükâfatlar versin! Lâkin Muâviye “radıyallahü anh”
da, Emevî halîfelerinden ise de, ona dokunulamaz. Eğer Muâviye söğülür,
kötülenirse, onunla berâber, bu muhâlefetde ve muhârebelerde bulunan çok sayıda
Eshâb-ı kirâm, hattâ aşere-i mübeşşereden [Dünyâda iken Cennet ile müjdelenmiş
on kişiden] birkaçı da mel’ûn olur, kötülenmiş olur. Bu din büyüklerine dil
uzatmak, onları kötülemek, onlardan bize gelmiş olan din bilgilerini bozmağa,
kötülemeğe sebeb olur. Hiçbir müslimân, bunu lâyık görmez ve kabûl edemez.
Efendim! Bu mes’elede size iki mezhebi bildireyim. Ehl-i
sünnet ve cemâ’atin sözü ve başkalarının sözü. Ba’zıları, üç halîfeyi ve
Mu’âviyeyi ve ictihâdda Ona uyanları kötülüyor. Bunlara söğüyor.
Peygamberimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” sonra, birkaçı hâric olmak üzere,
bütün Eshâb mürted oldu, diyorlar. Ehl-i sünnet ve cemâ’at mezhebine göre,
Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve alâ âlihi ve sellem” eshâbına
iyilikden başka birşey söylenmez. Hiçbiri fenâ ve kötü değildir. (Onları
seven, beni sevdiği için sever. Onlara düşman olan, bana düşman olduğu için
düşman olur) hadîs-i şerîfi, hepsini sevmemizi emr ediyor. Onların
kavgalarının ve muhârebelerinin, iyi niyyet ile yapıldığını bilmeliyiz. Nefsin
kötü ve çirkin arzûlarından ve inâddan onları temâmen uzak görmek ve uzak tutmak
lâzımdır. İmâm-ı Yahyâ bin Şeref Nevevî [631-676 [m. 1274] Şâmda] Müslim
hadîslerini açıklarken buyuruyor ki, imâm-ı Alî “radıyallahü anh” zemânındaki
muharebelerde Eshâb-ı kirâm üçe ayrılmışdı. Bir kısmının ictihâdı, Emîrin
“radıyallahü anh” haklı olduğunu göstermişdi. Bunlara, kendi ictihâdlarına uygun
yol tutmak vâcib oldu. Hepsi hazret-i Emîre yardım etdi. Eshâbın bir kısmı
ictihâdda doğruyu kesdiremedi. Bunların, kimseye karışmaması vâcib oldu. Üçüncü
kısmın ictihâdı, Emîre karşı gelenlerin haklı olduğunu göstermişdi. Bu ictihâdda
olanların diğer tarafa yardım etmesi lâzım oldu. Demek ki, her biri kendi
ictihâdına uygun iş yapdı. Bunun için hiçbirini ayblamak, doğru değildir.
Bununla berâber, hazret-i Emîr ve Onun ictihâdında olup, Ona uyanlar, ictihâdda
doğruyu bulmuşlardı. Karşılarındakiler, ictihâdda hatâ etmişlerdi. Fekat,
ictihâdda yanılma olduğu için, kötülenemez ve ayblanamaz. Yanılanlar, bir sevâb
almışdır. Doğruyu bulanlar ise, on sevâb almışdır. İmâm-ı Şâfi’î “rahmetullahi
aleyh” (Allahü teâlâ, o kanlara, ellerimizi bulaşdırmakdan koruduğu gibi, biz
de, dillerimizi bulaşdırmakdan koruyalım) buyurdu. Bu kıymetli söz, hatâ bile
demenin doğru olmadığını ve yapılmış olanları da iyilikle anmamız lâzım
geldiğini gösteriyor. Demek ki, Mu’âviyeyi “radıyallahü anh” sevmiyen, Ona
la’net eden bir kimse, bütün Eshâbı iyi bilse de, Ehl-i sünnet ve cemâ’atden
olmaz. Bunu, şî’îler de sevmez. Çünki, üç halîfeyi seveni sevmiyorlar. Bunun
için, bu kimse, ne Ehl-i sünnetdendir, ne de şî’îdir. Üçüncü bir yol tutmuş
oluyor.
Eshâb-ı kirâm arasında hâsıl olan ayrılıklar için Ehl-i
sünnet âlimlerinin bildirdiklerinde bir şübheniz kalırsa, güvenilen ve herşeyi
ayrı ayrı îzâh eden i’tikâd kitâblarını okumalısınız. Sonradan söylenilen,
birbirini tutmaz, çürük sözlere inanmamalıdır. Otuzaltıncı mektûbun tercemesi
temâm oldu.
Bu yazımızı, güzel sözlerle bitirmek için, Ehl-i beytin
“radıyallahü anhüm” şanlı işlerini, medhlerini, üstünlüklerini yazıyoruz:
Ahzâb sûresi, otuzüçüncü âyetinde meâlen, (Ey Habîbimin
Ehl-i beyti! Allahü teâlâ, sizin günâhsız olmanızı istiyor) buyuruldu.
Müfessirlerden çoğu, bu âyet-i kerîme, Alî, Fâtıma, Hasen ve Hüseyn “radıyallahü
teâlâ anhüm” için geldi, dedi. Âişe “radıyallahü anhâ” da, böyle olduğunu
bildirdi. Zevceleri “radıyallahü anhünne” için geldi diyenler de vardır. Çünki,
bundan sonraki âyet-i kerîme açıkca zevcelere hitâb etmekdedir. Ahmed bin
Hanbelin [164-241 [m. 855] Bağdâdda], Müsned adındaki kitâbında Ebû Sa’îd-i
Hudrî [Uhud gazâsında onüç yaşında idi. 64 de vefât etdi. İstanbulda,
Ayvansarayda, Kariye Câmi’i bağçesinde denilmekdedir] diyor ki, bu âyet-i
kerîme, Resûlullah, Alî, Fâtıma, Hasen ve Hüseyn için geldi. Bu beşine (Ehl-i
abâ) ya’nî hırka ile örtülü denir. Ahmed bin Muhammed Sa’lebîye göre [427
[m. 1036] Nişâpurda] bu âyet-i kerîmedeki (Ehl-i beyt), Hâşim oğulları demekdir.
Âyet-i kerîmedeki (rics), günâh yapmak ve îmân edilecek şeylerde şübhe etmek
demekdir. O hâlde bunlar, Cehenneme girmez. Sa’d ibni Ebî Vakkâs “radıyallahü
anh” [Aşere-i mübeşşeredendir, onyedi yaşında, yedinci olarak islâma geldi.
Bütün gazâlarda bulundu. İlk ok atandır. Çok nişancı idi. Kadsiyede zafer
kazanıp, Îrân mecûsî devletini târîhden silen İslâm ordusunun baş kumandanıdır.
55, Medînede] buyurdu ki, Âl-i İmrân sûresi, altmışbirinci âyeti, (Geliniz,
çocuklarımızı ve çocuklarınızı çağıralım) nâzil olunca, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Alî, Fâtıma, Hasen ve Hüseyni “radıyallahü teâlâ
aleyhim ecmâ’în” çağırıp (Yâ Rabbî! İşte bunlar Ehl-i beytimdir) buyurdu.
Müsevvir bin Mahreme “radıyallahü anh” [Nemâzda iken,
mancınık taşı ile şehîd oldu. 2-64, Medînede] buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Fâtıma “radıyallahü anhâ” benden bir
parçadır. Onu kızdıran, beni incitir). [Hicretde 13 yaşında idi. 15 yaşında
iken Alîye “radıyallahü anh” verildi ki, Alî o zemân 25 yaşında idi. Hicretin
onbirinci senesinde Medînede, vefât-ı Nebîden altı ay sonra vefât etdi.]
Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” [Hayberde İslâma gelip hemen
gazâya başladı. Çok fakîr olup, Resûlullahdan ayrılmazdı. Muâviye bunu Medîneye
vâlî yapdı. 59 da 79 yaşında vefât etdi. Medînede] diyor ki, Resûlullahın
yanında idim. Hasen geldi. (Yâ Rabbî! Bunu seviyorum. Sen de bunu sev ve bunu
sevenleri de sev!) buyurdu. Enes bin Mâlik [Resûlullaha on yıl hizmet etdi.
100 seneden fazla yaşadı] diyor ki, (Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem”
Hasenden dahâ çok benziyen kimse yok idi). Bir kerre de (Hüseyn “radıyallahü anh”
Resûlullaha çok benziyordu) dedi. Zeyd bin Erkam “radıyallahü anh” [Uhud
gazâsında küçük idi. Diğer onyedi gazâda bulundu. 61, Kûfede] diyor ki,
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Benden sonra, size iki
şey bırakıyorum. Bunlara yapışırsanız, yoldan çıkmazsınız. Birisi, ikincisinden
dahâ büyükdür. Biri, Allahü teâlânın kitâbı olan Kur’ân-ı kerîmdir ki, gökden
yere kadar uzanmış, sağlam bir ipdir. İkincisi, Ehl-i beytimdir. Bunların ikisi
birbirinden ayrılmaz. Bunlara uymıyan, benim yolumdan ayrılır). Yine Zeyd
bin Erkamın bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Alî, Fâtıma, Hasen ve Hüseyn ile
harb, bana karşı harb demekdir. Bunlarla sulh ve selâmet üzere olmak, bana
teslîm olmakdır) buyurdu. Cemî’ bin Ömer “radıyallahü anh” diyor ki: Amcam
ile birlikde Âişe “radıyallahü anhâ” valdemizden sorduk ki, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” en çok kimi severdi. Cevâbında, Fâtımayı
“radıyallahü anhâ” buyurdu. Erkeklerden kimi en çok severdi, dedik. Fâtımanın
zevcini dedi. Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü anhümâ” [İlk Hendekde ve bütün
gazâlarda bulundu. 84 yaşında 73 de Mekkede vefât etdi] diyor ki, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Hasen ile Hüseyn, dünyâda, benim
güzel kokularımdır). Alî “radıyallahü anh” buyurdu ki: (Hasenin göğsünden
yukarısı, Hüseynin göğsünden aşağısı, Resûlullaha çok benziyordu). Abdüllah ibni
Abbâs “radıyallahü anhümâ” [Çok âlim idi. 68 de 70 yaşında Tâifde vefât etdi]
buyurdu ki, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek omuzunda Hasen
vardı. Birisi, yâ Hasen! Ne iyi yere oturmuşsun deyince (Omuzumdaki, ne iyi
insandır) buyuruldu. Âişe “radıyallahü anhâ”dan [Ebû Bekr-i Sıddîkın
kızıdır. Resûlullah efendimize, Allahü teâlânın emri ile, altı yaşında nikâh
edilip, hicretin ilk yılında, dokuz yaşında düğün yapıldı. Âyet-i kerîme ile
medh ve senâ olundu. Âlim, edîb, çok akllı ve üstâd idi. Binden fazla hadîs-i
şerîf bildirdi. Resûlullahın vefâtında onsekiz yaşında idi. Elliyedide, 65
yaşında Medînede vefât etdi. Abdüllah bin Zübeyrin teyzesi idi.] nakledildi ki
Eshâb-ı kirâm, hediyyelerini, Resûlullaha, Âişenin evinde getirip böylece
sevgisini kazanmağa yarışırlardı. Zevceler, iki grup idi. Âişe tarafında Hafsa,
Safiyye, Sevde vardı. İkincisi Ümm-i Seleme ve ötekiler idi. Bunlar, Ümm-i
Selemeyi Resûlullaha gönderip (Eshâbına emr buyur. Hediyye getirmek isteyen,
hangi zevce yanında iseniz, oraya getirsin!) dediklerinde, Resûlullah buyurdu
ki, (Beni, Âişe hakkında incitmeyiniz! Cebrâîl “aleyhisselâm” bana yalnız
Âişenin yanında iken geldi.) Ümm-i Seleme, dediğine pişmân olup, tevbe ve
afv diledi. Fekat zevceler, Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhünne” ile de haber
gönderdi. Cevâbında (Ey kızım! Benim sevdiğimi, sen sevmez misin?)
buyurdu. Fâtıma, elbet severim, dedi. Cevâbında (O hâlde, Âişeyi sev!)
buyurdu. Âişe “radıyallahü anhâ” buyurdu ki: Resûlullahın zevceleri arasında,
Hadîceye “radıyallahü anhâ” gayret etdiğim gibi, başkasına gıbta etmedim.
Hâlbuki, onu görmemişdim. Çünki, ölmüş olduğu hâlde, Onun adını çok söylüyordu.
Ne vakt bir koyun kesip dağıtsa mutlaka bir parçasını da Hadîcenin akrabâsına
yollardı. Bunu görünce, bir def’a (Allahü teâlâ, sana, sanki, Hadîceden başka
kadın vermedi mi, hep onu söylüyorsun) dedim. (Evet, başka kadınlarım oldu.
Fekat, o şöyle idi, böyle idi ve ondan çocuklarım oldu) buyurdu. Abdüllah
ibni Abbâs buyurdu ki, Resûlullah (Abbâs bendendir ve ben Abbâsdanım)
buyurdu. [Abbâs “radıyallahü anh” Bedr gazâsında esîr oldu. Sonra müslimân oldu.
Mekke ve Hüneyn gazâlarında bulundu. Uzun boylu, beyâz, güzel idi. 32 de 88
yaşında vefât etdi. Medînede, Bakîdedir.] Yine Abdüllahın haber verdiği hadîs-i
şerîfde (Ni’metlerini size bol bol gönderen Allahü teâlâyı seviniz. Allahü
teâlâyı sevdiğiniz için, beni de seviniz. Beni sevdiğiniz için, Ehl-i beytimi
seviniz!) buyurdu. Ebû Zer Gıfârî [Beşinci islâma gelendir. 32 de Medînenin
Rebde köyünde vefât etdi] buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
buyurdu ki, (Biliniz ki, içinizde, Ehl-i beytim, Nûh “aleyhisselâm”ın gemisi
gibidir. Gemiye binen kurtulduğu gibi, Ehl-i beytimi seven kurtulur. Bunlara
uymıyan helâk olur).
Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben hâlime,
titrerim mücrim
gibi, bakdıkca istikbâlime!
Âşkın aldı benden beni,
seviyorum Rabbim
seni!
Senin sevgin, pek
tatlıymış,
seviyorum Rabbim
seni!
Ne varlığa
sevinirim,
ne yokluğa
yerinirim.
Aşkın ile
zevklenirim,
seviyorum Rabbim
seni!
Emretdin
ibâdetleri,
medhetdin iyi
hâlleri,
verdin sonsuz
ni’metleri,
seviyorum Rabbim
seni!
Ne nankör nefsim
var aceb,
zevk için, bana
kıyar hep!
Ben hakîkî zevki
buldum,
seviyorum Rabbim
seni!
İbâdeti güzel
yapmak,
dünyâ için de
çalışmak,
gece gündüz işim,
çünki,
seviyorum Rabbim
seni!
Sevmek lâfla olmaz
Hilmi,
Rabbin, çalışınız
dedi.
Hâlinden de
anlaşılsın;
seviyorum Rabbim
seni!
İslâm düşmanları
nice,
çatıyor dîne
sinsice.
Durursan, doğru mu
olur,
seviyorum Rabbim
seni!
Âşık tenbel oturur
mu?
Ma’şûka toz
kondurur mu?
Düşmanı susdur da,
söyle:
Seviyorum Rabbim
seni!
ileri