DİNDE REFORM

(Aşağıdaki yazı, daha önceleri Ehl-i Sünnetin müdafiilerinden iken şimdi Humeynicileri destekleyen SÂDIK ALBAYRAK'ın vesikalarla hazırlamış olduğu ŞERİATTEN LÂİKLİĞE isimli eserinin DİNDE REFORMLA ilgili kısmın özetidir. 

TELFİK (MEZHEPSİZLİK) VE REFORM :

Sultan Abdülhamid Han, devlet idaresini, her türlü ve bölücü hareketlerin karşısında elinde tutması yanında İslâma zarar verecek, İslâmı yolundan alıkoyacak her harekete de engel olmuş ve sindirmiştir. Ne zaman ki, tahttan indirilmiş ve kendisine devlet görüşüne ve siyasetine karşı olanlar devlete sahip olmuşlar, işte o zaman, hürriyet, eşitlik, adalet ve kardeşlik teraneleri içinde zararlı ve yıkıcı hareketler de baş göstermiştir.

Bu tehlike karşısında bir çıkış yolu arandığı bu asırda İslâm adına bir yenicilik, bir asla dönme hareketi başlamıştır. Bunun siyasî karakteri «Pan-İslâmizm», dini ve fıkhî esası ise «Selef yolu», «Telfîk» yani mezhepleri birleştirme şeklinde tezahür ediyordu. İslâmî hayatın tekrar canlanması ve kurtuluş yollarının açılması için de «İctihad kapısının açılması» şart olarak ileri sürülüyordu. Bu hareket büyük ve tehlikeli neticeler doğurmuştur.

Ehl-i sünnete uygun neşriyat yapan Beyanül Hak Mecmuası (C. 2, S. 27'de) İCTİHAD başlığı altında özetle şunları yazıyordu:

«İctihad kapısının kapalı olması öyle tevehhüm edildiği gibi bazı fıkıhla uğraşan âlimlerin hayal hanesinde de vücud bulmuş bir efsane değil, belki İbni Hümam gibi bir çok Hanefî Meşayihı, İmâm-ı Gazali gibi, Kaffal gibi Şafiî muhakkikleri tarafından mansus bir meseledir.

İnsan yeni çıkmış olan şeyleri duydukça Büyük Fukaha'nın dikkat nazarlarına hayran olmaması mümkün değil. Baksanız a! EL-MENAR sahibi Reşit Rıza gibi âdi bir gazeteci çıkıyor, verdiği karanlık ve ruhsuz fetvalarda fonograftan (plâktan, teypten) secde âyetini duyan bir kimseye secdenin vücubundan bahsediyor. Bilmiyor ki, intişar ve şehvete yakın olarak kadının fercine nazar, hürmet-i müsahereyi icap ettiği halde aynadaki şeklin mantukuna bakmak icap etmez. Bilmiyor ki secde âyetini telaffuz eden okuyucunun sesi secdeyi icap ettirdiği halde, aks eden sesin sedası icap etmiyor.»

Efgani, Abduh ve bunların yolunu takip eden Reşit Rıza, mezhep fikrini kaldırıp, bütün mezhepleri bir nokta etrafında güya selef yolunda bir araya getirmek ve hattâ Ehl-i sünnet ile Şiîliği de birbirine yaklaştırmak gayesini gütmüşlerdi.

Sultan Abdülhamid Han, (Ehl-i Sünnetin hâmisi durumunda olduğu için) masonların mezhepsizlerin hücumlarına maruz kalmıştır. Reşit Rıza Ulu Hakana olan düşmanlığını şöyle ifade eder:

«Hayli zamandan beri Kur'ân unutuldu. İcma atıldı. Hattâ müslümanların pek çoğu İslâmiyet nazarında Sultanlığın mahiyetinin ne olduğunu bilmez oldular. Güya şeriat onu, şeriat üzerine musallat etmiştir. Ey Müslümanlar, o müstebid hükümdarı çağırın, kandırın, yahut zincire vurun, İslâm hükümdarları içinde Abdülhamid gibi İslâm Dinine ihanet etmiş, fıkıh ve akaid kitaplarını, hadis-i şerifleri men ve tahrifle ibtale yeltenmiş bir fert göstermek asla mümkün değildir.»

Böyle bir mezhepsizin (Reşit Rıza'nın) yolundan giden Azm-zade Refik Bey, körü-körüne bir taklidle halkın basiretinin bağlandığını, mezhep imamlarını taklid edenlerin şerh ve hâşiyeli kitaplarla kafaları doldurduklarını, selefe hakkıyla bağlı bulunan Zeydiyye Mezhebi uleması içtihadın asrımızda câri olduğunu ileri sürmüştür. (Kıvam-ı îslâm S. 104)

Bu iddiaları da açıkça Şia taraftarı olduklarını göstermektedir.

Aynı ekolden Şeyh Muhsin-i Fâni de şöyle der: «Müslümanlık yalnız, İmâm-ı A'zamın mezhebinden ibaret değildir. Fırak-ı dalle ve Şia'nın gulâtından da mezheplerine taalluk eden itikadî hükümlerin de tetkikini arzu ederiz.» (Felaha Doğru S. 32)

   Aynı dinde reformculardan Musa Carullah da zehrini şöyle kusmaktadır:

   «Evvelki mezheplerin birini taklid etmek vacibdir. İtikadı, İslâm dünyasında şu güne kadar devam etti. Şu taklid zilleti bizim fikirlerimize körlük verip içtimai hallerimize, dünyamıza arlık verdi de akıbet muciz şeriatımızı da itibardan indirdi. Bize fikir hürriyeti lâzımdır, İslâmiyetin kudsiyeti de lâzımdır. Ben mezhepleri tenkid  ederim, İslâmiyeti de takdir ederim.” (İslâm Mecmuası C. 1, s.1)

 «Peygamberlik sanatlardan bir sanattır» küfür sözünü söyleyen mason Efgani'nin çömezleri neler yazmışlardı. «Ben Efgani hazretlerinin şakirdiyim» diyen, onu Âdem aleyhisselâma benzeten, muhaliflerini ise şeytana benzeten Şemsettin Günaltay şöyle der:

«Bab-ı ictihad kapandı ve mühürlendi. Fakat ictihad kapısı ile beraber milletin terakki ve saadet kapıları da kapanmış oldu.» (Zulmetten Nura S. 400)

Efgani ve Abduh, Reşit Rıza ile bizdeki yardakçıları İslama düşman rejimlere kendini, kafasını ve gönlünü kaptırmış aptal (ve hain) kimselerdir, îslâm düşmanlarından Dr. Abdullah Cevdet de Efgani ve Abduh'un hayranıdır. Bunlar için şöyle der:

«Bu asrın en büyük mü'miıi olan Mısır diyarının müftüsü mağfur şeyh Muhammed Abduh Efendi hazretleri temiz ruhunu teslimden evvel İslâm için söylediği mersiyede :

«Ben dinin islâh olmasını murat ettim. Korkarım ki cahil sarıklılar onun idamına hükmedecekler.» (İctihad S. 150)

      Abduh'u bu kadar takdir eden Abdullah Cevdet'in dini nedir? İşte dini:

«Dinim,

Mabudum fazilet fikri,

Namazım sevmektir.

Kıblem nihayetsiz feza

Yıldızlar,

Tesbihimin altın taneleridir.” (İctihad S. 165)

Dr. Abdullah Cevdet, İslama hakaret ettiğinden iki sene mahkûm olmuştur. Bu dinsizin İCTİHAD Mecmuasındaki yazılarına o zaman gerekli cevaplar verilmiştir. Bunlardan birisi şöyle:

«Sarıklılara hücum ettin, hâşa Allah'ı inkâr ettin, Dozi'nin yalanlarla dolu (İslam Tarihi) ni terceme ettin. İslâm kadınının açık saçık gezmesini iltizam ettin. Susacak mısın be vatansız, susacak mısın?» (M. Ekrem, Hayrülkelâm s. 19)

İttihatçılarca Divân-i Harbe verilen Ahmed Şiranî Efendi bu mezhepsiz ve dinsizler için şöyle yazıyordu:

«Bir insan din ve mezhepleri inkâr ettikten sonra (Benim nazarımda din mezhep Kur'an ve hadîs'ten ibarettir.) derse onda ilim ve irfan, akıl ve idrak bulunur mu?»

Rahmet olan mezhep ihtilâflarını tenkid eden, yeni bir ictihadla doğrusunu bulacağını iddia eden mezhepsizlerden birisine Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi şöyle diyordu:

«İslâmın ilk devirlerindeki müctehidlerin ellerine İslâm Dininin esasları sağlamca intikal edemediyse, şimdiki müctehidlere artık o esasların nam ve nişanı bile kalmaz.» (Dini Müceddidler S. 213)

(Daha sonra Mustafa Sabri Efendi, mezhepsizlerin düşmanlıklarını «din düşmanıyız» diye yürütmeyecek kadar namert olduklarını ve açıkça çıkmadıklarını şöyle anlatıyordu:)

“Bu müceddidlerin,   dinimizin dostu veya düşmanı olduklarını tâyin edememekte mazuruz. Bunlar daha açık bir çehre ile karşımıza çıksalar...» 

DİN VE DİYANETTE REFORM :

Dini bir inkılâba kat'î bir ihtiyaç olduğu, bu arada Kur'an'ın terceme edilerek namazlarda bu tercemenin okunması hakkında Diyanet İşleri Reisliği tarafından kararlar alınmıştı. Bu arada İlahiyat Fakültesinde de İzmirli İsmail Hakkı, Manastırlı İsmail Hakkı, M. Ali Aynî ve diğer mezhepsiz profesörler, dinde yapılacak reformun esaslarını tespit etmişlerdi. Hazırlanan raporda;

İBÂDET ŞEKLİ : Camilere sıra ve elbiselikler tesis edilme ve ayakkabılarla girilebilmesini tecviz edilmesi istenmekteydi.

İBÂDET DİLİ : İbâdet lisanının Türkçe olması istenmekteydi.

İBÂDETİN SIFATI: Teganniye müsait müezzin ve imamların yetiştirilmesi ve musiki aletlerinin kabulünün lâzım olduğu bildirilmekteydi. 

İBÂDETİN FİKRİYATI: Mezhepsiz imamlar yetişinceye kadar hutbeleri din filozoflarının okuması istenmekteydi. 

REFORMCULAR:

İzmirli İsmail Hakkı modernist   İslamcılardandır.  Diğerleri gibi İbni Teymiyyecidir. Selefiyye mezhebinde olduğunu söylemektedir. İbni Teymiyye'nin   bilmediği hadisi hadîs olarak kabul etmez. Kur'an hattının değiştirilmesiyle Reşit Rıza ile aynı kanaattadır, Hatta «Resmî Kur’ân-ı kerim»e dair yazıları vardır.

(Bu rapora imza koyan ve sonradan Diyanet İşleri Reisi bile olanlar, İslâm birliğinin sağlanabilmesi için tarikatların kaldırıldığı gibi, mezheplerin de kaldırılması gerektiğini müdafaa etmişlerdir, Dinde reform yapmak isteyenlerin istisnasız hepsinin İbni Teymiyye, Efgani ve Abduh'u sevmeleri bariz vasıflarıdır.) İlahiyat Fakültesinde Tasavvuf Tarihi profesörü iken reform tasarısına katılan Mehmet Ali Ayni yazdığı bir kitabının başında diyor ki:

«Bu kitabı büyük bir şevkle yazıyoruz. Zira yüce dinimizin şu andaki alemdarı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine ithaf edeceğim.»

Nihayet 6 Mart 1933'te Diyanet İşleri Reisinin emriyle ezanın Türkçe tercemesi okunmağa başlamıştır. Aslına uygun şekilde Allahü ekber diyerek okumanın cezası üç ay hapis idi.

Halen de bazı dini tahsil yuvalarına sirayet eden ve türeyen reformist bu yanlış zihniyetler, çatlak sesler çıkarmakta, İslâmı skolâstik zihniyet şeklinde göstermektedirler.

(Milli FİKİR'in notu: Akıncı gençlere, akıncı bir zihniyete sahip bulunan Sâdık ALBAYRAK'ın bu yazısını okuyup ibret almalarını, Abduh ve Reşit Rıza'nın Türkiye'deki yardakçılarına kıymet vermemelerini tavsiye ediyoruz.)