(İKİNCİ DEVRİMCİ)

(Devrimci genç, bozuk düzenden şikâyet etti. Kurtuluşun Sosyalizmde olduğunu, başka sistemlerin büyük balığın küçük balığı yutma esası üzerine kurulduğunu söyleyince şöyle konuşmaya başladık.)

— Sol daima büyük oluşun karşısındadır.   «Büyük balık, küçük balığı yutar» sözü doğrudur. Bu bâtıl sistemlerde böyledir. Gayriislâmî sistemlerde hak, daima kuvvetlinindir, başka bir tabirle kuvvetli olan haklıdır. Halbuki İslâmiyet'te ise, haklı olan kuvvetlidir. Sol, büyük balığın küçük balığı yutma işini nefsinde gayet iyi hissettiği için, her büyüğü parçalamak, ufak parçalar haline getirmek ister. O kadar ki cemiyeti, cemiyetçilik yani sosyalizm adı altında atomlara bölmeyi gaye edinmektedir.

— İyi ya işte sosyalizm toplumda sömürücü kimse bırakmamak, büyük balık bırakmamak için çalışmaktadır.

— Mesele büyük balığın imhası değil, büyük balığın küçük balığı yutmaması, zengini ortadan kaldırmak değil, zenginin fakirleri sömürmesi önlenmelidir. Sol niçin büyük balıkları yok etmek, cemiyeti atomlarına bölmek istiyor? Sol daima her yerde her şeyi bölünmüş olarak, görmek ister. Daima büyüğün küçüğü sömürdüğünü kabul eder. Bu bakımdan her şeyin küçük olmasını ister. Türkiye'de büyük fabrika, büyük çiftlik, büyük köprü, büyük baraj bulunmasını istemez. Yeniden büyük Türkiye istemez. Büyük devlet, süper ülke istemez.

— Elbette istemez. Büyükler daima küçükleri sömürür. Bir yerde büyükle küçük, zenginle fakir, kuvvetli ile zayıf bulunursa, büyük küçüğü, zengin fakiri, kuvvetli zayıfı sömürür. Her şey küçük olursa kimse kimseyi sömüremez.

— Sömüremez sözü çok yanlış. Sömürmezi bulmak lâzım. Mümkün değil ya, dünyada her bakımdan eşit küçük, eşit fakir, eşit zayıf bulunsa bile 3 - 4 küçük birleşerek beşinci küçüğü, 3-4 fakir birleşerek beşinci fakiri veya 3-4 zayıf birleşerek beşinci zayıfı sömürebilirler. Bu bakımdan zenginlerin mallarını alıp fakirlere vermekle fakirler birbirini sömüremez sanmak akla ve mantığa aykırıdır. Kuvvetliler zayıfları sömürmesin diye her şeyi zayıf yapmak da böyle... Sosyalizmde olduğu gibi özel mülkiyeti kaldırarak devletin kölesi yapmak sömürülmenin zirvesidir.

— Nasıl?...

— Komşuya iki inek vermeleri şartı ile bana verilecek bir ineğe razı olmamak, intihar edercesine, benim de olmasın, senin de olmasın diyerek her şeyi devlet eline teslim etmek, belli bir azınlığın büyük bir kitleyi sömürmesi demektir. Demek ki en büyük sömürme sosyalizmde oluyor. Yani devleti idare edenler, idare edilenleri sömürüyör.

— Ama bu devletin sömürme işi — Rusya'da olduğu gibi — ilelebet devam etmeyecektir.

— Ne olacak peki?

— Halk birkaç yüz sene, belki de birkaç bin sene eğitilecek, burjuvazi kültüründen tamamıyle uzaklaşacak, komünist kültürü benimsediği zaman devlet kendi kendini feshedecek, yine kimsenin özel mülkiyeti olmayacak; âmirsiz, memursuz, bekçisiz, polissiz, ustabaşısız, kısacası sınıfsız bir toplum meydana gelecek ve fertler kendi özel mülkiyetleri olmamasına rağmen kurulmuş saat gibi, robot gibi çalışacaktır.

— Sosyalizm, böyle bir va'd ile solcuları kandırmakta, solcular bu efsaneye, komünizm hurafesine inanmaktadır.

— Sınıfsız toplum mümkün değil mi yani?

— İmkânsızlığı o kadar barizdir ki azıcık akıl ve mantığı olan anlar. Sınıfsız toplum, yani komünizm hurafesi bütün müsbet ilimleri, eşyanın tabiatına, insanın fıtratına aykırıdır.

— Eğitimle olmaz mı yani? Sosyalist felsefe kitaplarında okuduğuma göre eğitimle bal gibi olurmuş.

Eğitimle ne olur, ne olmaz anlatalım. Büyük İslâm âlimi İmâm-ı Gazali hazretleri, yabanî bir hurma çekirdeğinin, bakım ile, budama ile, sulama ile, aşı ile çeşitli kültürel tedbirlerle kaliteli bir hurma vermesinin mümkün olduğunu söyler. Fakat ne kadar ihtimam yapılırsa yapılsın, hurma çekirdeğinden bir portakal veya bir elma yapmanın imkânsız olduğunu zikreder. Yani eğitimle insan fıtratında bulunan şey değişmez, ancak terbiye olur. insanda bulunan şehvet eğitim, ile, terbiye ile yok edilemez. Fakat eğitim ile zararsız yollarda kullanılması mümkündür. İşte dinimiz de bu mümkün olanı, yani eğitim ile güzel ahlâk elde etmeyi emreder. Fıtratınızda bulunan birkaç hususu sorayım size.

—Tatlıyı sever misiniz?

— Severim elbette...

— Tatlıyı sevme diye senelerce sizi eğitseler, tatlıya olan sevgin kalkar mı?

— Kalkmaz elbette...

— Tatlıyı sevdiğin halde seker hastası olsan, eğitimle tatlının şeker hastaları için zararlı olduğunu öğrensen tatlı yer misin?

— Yemem...

— Şehvetiniz var mı?

— Var tabiî...

— Kadını sever misiniz?

— Tabii...

— Eğitimle sizdeki şehvet ve kadın sevgisi yok olabilir mi?

— Olamaz.

— Fakat eğitimle, —Allah'a inananları kasdediyoruz— yabancı kadınlara şehvetle bakmak önlenebilir mı?

— Allah'a inanan bakmaz tabiî.

— Demek ki eğitimle insan fıtratındaki şehvet, sevgi, buğz gibi şeyler değişmiyor, fakat terbiye edilince zararlarından kaçınmak mümkün oluyor. Bir sorumuz daha. var: Müreffeh bir hayat yaşamayı ister misiniz?

— Kim istemez? Zaten bizim bütün gayemiz insanlığı refaha kavuşturmaktır.

— Şimdi iyice yakalandınız, kurtulmanız imkânsız.

— Ne dedim de yakalandım?

— Yukarıda tasdik ettiğiniz her şeyi şimdi inkâr eylediniz.

— Nasıl yani?

— Sosyalizm adı altında bütün üretim vasıtalarını, maddî gücü, rahatı, hasılı dünyada ne varsa hepsini devlete, yani devleti idare edenlere vermiştiniz, halk da karın topluğuna çalışıyordu.

— Eee?

— Devleti yöneten solcular, tatlıları yemeye, güzelleri sevmeye, rahat ve konfor içinde yaşamaya başladılar. Halk da ekonomik birer hayvan gibi çalışıp kazanıyor, kendisini idare eden solcu patronlara yediriyor. Zannediyordunuz ki ileride öyle bir zaman gelecek ki, patronlar, eğitimle tatlıları acı hissedecek, güzelleri çirkin görecek, rahatı rahatsızlık kabul edecek ve ondan sonra kendi kendini tasfiye edecek, böylece deminki söylediklerinizi inkâr etmiş olmuyor musunuz?

— …?

— Eğitimle iyiyi kötü, kötüyü iyi hissetmek ilme ne kadar aykırı... O zaman dünyada tatlı, acı, güzel, çirkin, rahat, rahatsızlık, iyi, kötü hiç bir şey kalmadı demektir. Çünkü her şey zıddı ile kaimdir. Eğitimle iyiyi kötü görmek hangi ilme uygundur? Fiziğe mi, kimyaya mı, biyolojiye mi, botaniğe mi? Hangi akıl veya mantığa uygundur bu komünizm hurafesi?

— Eğer devleti idare edenler kendi kendilerini tasfiye etmezlerse halk ihtilâl yapıp onları alaşağı eder.

Halk ihtilâl yapabilir veya yapamaz. Yapıp yapmaması bir şeyi değiştirmez ki?

— Nasıl değiştirmez? İhtilâl yapınca kendilerini sömürenleri indirirler, artık sömüren kimse kalmaz.

— Halkın ihtilâl yapmasına imkânsız demiyoruz, fakat çok zordur. Solcu idareciler sosyalizm adına halkın elinde bir şey bırakmadılar ki halk bir şey yapabilsin. Her şeyi devlet aldı, devlet adına birkaç bin kişi, tarihin en korkunç, en büyük soygununu yaptılar. Halkın elinde ne varsa hepsini aldılar, ölçü ve değerlerini kaybeden halk ne yapabilir? Diyelim ki halk ihtilâl yaptı yöneticilerini indirdi. Başa kimi geçirecek?

— Halktan bir devlet kurulur.

— Yani tekrar başa döndük, bu sefer ihtilâl yapanlar rahat ve konfor gibi yaşayacak, eski yöneticiler köle gibi çalışacak. Yeni idareciler de tatlıyı acı olarak göremiyeceği için konfor ve lüks içinde yaşamaya devam edecekler. Canına tak diyen halktan bir kısmı —yapabilirse— yine bir ihtilâl yapacak, bu sefer de sömürmeye ihtilâli yapanlar devam edecek. Tam bir fasit daire. Tıpkı dönen bir tekerlek gibi. Şu kadar ki, tekerlek o kadar hızlı dönüyor, göz bu dönüşü fark edemediğinden hep duruyor zannediyor. Görüldüğü gibi sınıfsız topluma geçmek bir hurafedir, öyle bir hurafe ki, göze çok yaklaştırılan bir cismi görmek mümkün olmadığı gibi çok yüksek frekanslı bir sesi kulağın işitmemesi, bu yüksek frekanslı sesi yok sayması, veya sessizlik kabul etmesi gibidir. Sosyalizm esaretinden komünizm - hurafesine geçmek mümkün değildir. O kadar delil saydık, bir tek de sizin deliliniz varsa söyleyin.

 .............?

— Sol hep hayal ve hurafe ile iştigal etmektedir.

—Nasıl?

 Sizin, yani solcu geçinen herkesin bu sapık fikre nasıl düştüğünü izah edelim de hakikati öğrenin. Siz ilim diye efsanelere inanıyorsunuz.

— Hangi efsaneye inanıyormuşuz?

— Solun tarih felsefesinde hayalî bir İLKEL KOMİN vardır. Bunlar kim idi, kaç kişi idi, hangi tarihte nerelerde yaşadı? Hiç biri bilinmediği halde âdeta ilim gibi İLKEL KOMİN'den bahsedilebilir, ilkel kominin müsbet ilimde yeri yoktur. Hayalî ilkel kominde, üretim araçları kalkmış, kimse kimseyi sömürmüyormuş. öyle değil mi?

— Evet ilkel komini var gibi kabul ediyoruz.

— Hakikat faraziye üzerine, efsane üzerine, hayal üzerine, tahmin üzerine kurulmaz. Solun başlangıcı işte bu değil mi?

—Evet…

— İlkel kominden sonra, yine aynı efsaneye göre bir KÖLECİ TOPLUM meydana çıkıyor. Bu toplumda bir sömüren, bir de sömürülen zümre var. Sömürenler çoğunlukta olduğu için sömürme nisbeti düşük, meselâ % 10 diyelim.

Üçüncü devre FEODALİTE, burada sömüren derebey sayısı biraz daha az, sömürülen nisbeti daha yüksek, meselâ % 30 diyebiliriz. Sömüren fert az, sömürülen çok olursa, sömürenin eline, fazla geçer, dolayısıyle sol için bu bir aşamadır, yani tekâmüldür.

Dördüncü devre KAPİTALİZM'dir. Şirketler, tröstler, milletlerarası sömürgeciliktir. Burada sömürme oranı diğer devreleri gölgede bırakacak derecede fazla, hatta insanlara küskünlük, düşmanlık verecek derecede büyük. Bu sömürme karşısında insanlar yaşamaktan bıkıyorlar, nihayet senin de olmasın, benim de diyecek hale geliyorlar. Burada da sömürme nisbeti % 80 diyebiliriz. Bu kadar yüksek bir sömürme karşısında Cenâb-ı Hakkın yarattığı fıtratındaki iyilik ve merhamet, kötülüğe rıza gösteremiyor. Nasıl göstersin, birinin yatı varken, diğerinin oturacak bir katı yok.

Sola göre bunlar tarihî tekâmüldür. Sömürme nisbeti arttıkça tekâmül oluyor.

KÖLECİ TOPLUM'da birkaç gemici veya korsan birkaç esiri veya tayfayı sömürüyordu, FEODALİTE'de ise bir derebey belli bir zümreyi sömürebiliyordu. KAPİTALİZM'de sömürme daha fazladır. Sola göre sömürme nisbeti çoğaldıkça tekâmül olmuş oluyor.

Sola göre tarihî tekâmül durmuyor, devam ediyor, sömürme nisbeti artarsa yeni bir tekâmül olacak. Bu tekâmül devam edip gidecek mi, yoksa bir yerde duracak mı? Sömürme nisbeti % 100 olunca duracakmış.

— Nasıl?

— Milletlerarası bir sömürme başlayacak, bütün dünya taşı ile toprağı ile DEVLET adı altında birkaç milyon kişi milyarlarca insanı sömürecek, Müslümanlar hariç, insanın beş duyusunun, havsalasının alamayacağı kadar büyük bir sömürme olacak, çapı o kadar çok büyük olacağından kimse göremiyecek. Fizik kaidesidir ki, bir şey ya çok küçük olunca görülmez veya çok büyük olunca görülmez. Solun en son vardığı aşama, yani tekâmül fertlerde soyulacak bir şeyin kalmamasıdır. Bu sömürmenin adı da SOSYALİZM'dir. Yukarıda anlattığımız gibi Sosyalizm esaretinden, komünizm hurafesine geçiş imkânsızdır.

Teknik ilerledikçe, sosyalizmdeki sömürme nisbeti daha fazla artıyor. Sömürme devlet adına olduğu için kimse ses çıkaramıyor. Vergi alır gibi alıyor. Önceki toplumlarda sömürenler hakir görülüyor, gerekirse cezalandırılıyordu. Sosyalizmde ise devlet adına yapıldığı için sömürme fazilet gibi gösterilmektedir.

— Sol, sosyal adalet düşmanı demek istiyorsunuz, değil mi?

— Evet sol, adaletsizdir. Olmayacak şeyler va'dediyor, zıtları ortadan kaldıracağını söylüyor. Beş parmağın beşini aynı seviyeye getireceğini, dünyanın iklimini her yerde aynı yapacağını, daha bunun gibi sayılmayacak kadar hurafe va'dediyor.

— Nasıl yani?

— Birinci temel adaletsizliği yokluğu kabul etmemesidir. Varlığı kabul ediyor, bunun zıddı olan yokluğu kabul etmiyor. Halbuki her şey zıddı ile kâimdir. Kâinat varlığını kabul ediyor. Bu yarlığın bir de yokluğu olması lâzımdır ki bunu kabul etmiyor. Yokluk olmadan varlık olur mu?

— Olmaz.

— Şu gördüğünüz kâinat hep var mıydı, yoksa sonradan mı oldu?

— Bu soruyu sorma da ne sorarsan sor. Çünkü hep var idi desem, sebep ve sonuç ölçüme aykırıdır, sebebi inkâr etmiş olurum. Her şeyin bir sebebe bağlı olduğunu söyliyemem. Kâinat sonradan oldu desem, o zaman kâinatın bir yaratıcısı olduğunu kabul etmem gerekir. Kabul edince de Yaratıcının her söylediğini kabul etmek gerekir ki bu soruya cevap vermemeliyim.

— Madem hakikati öğrenmek istiyorsunuz, ısrarla soruyu soruyoruz.

— Diyelim ki bir yaratıcı var, peki var olan niçin görülmez?

— Biz beş duyunun haricinde olanları bilemeyiz, göremeyiz, Allahü teâlâ'nın yarattıklarından var olduğu görülmeyen çok şey vardır. Mevcut olan bir mikrop, mikroskop olmadan görülmez. Dağın arkasındaki varlıklar görülmez. Çok hızlı döndürülen bir teker, dönmüyor gibi görülür. Çok yüksek frekanslı bir ses, sessizlik gibidir. Beş duyu ile hareket edilirse yanılma muhakkaktır. Beş duyumuzla görüp hissetmediğimiz halde aklımızın ve ruhumuzun varlığını kabul ederiz. İmâm-ı Rabbani hazretlerinin kâinatın yaratılışı hakkındaki mektubunu okursak kolay ikna olacağınızı ümid ediyoruz.

Devrimci şöyle bir sual sordu:

— Canın yani ruhun varlığını ister istemez herkes kabul ediyor. Görülmediği halde varlığı kabul edilen ruh, İslâmiyete göre bedenin neresindedir? Kolu kesilen insanın ruhunda da kesilme olur mu?

— Ehl-i Sünnet itikadına göre «Ruh bedendedir» denmez. Sütün içinde yağın bulunduğu gibi ruh bedende bulunmaz. Bedene hayat sağlayan ruhtur. Ruh bedene tesir eder. Ruhun bu tesir keyfiyeti bilinmemektedir.

Kolu kesilen kimsenin ruhundan (canından) eksilme olmaz. Başkasının kalbi ile yaşayan bir inşanın ruhunda değişiklik olmadığı için başkasının kalbinin o adama hiç bir tesiri olmaz. Değiştirilebilen bütün uzuvlar değişse, insanın fikri yapısında bir değişiklik olmaz,

Bir Hadîs-i şerifte «Nefsini bilen Rabbini bilir» buyurulmuştur. Bu Hadîs-i şerifi Ehl-i Sünnet âlimleri şöyle açıklamışlardır: «insan, ruhun keyfiyetini bilemediği gibi Rahibini de idrak edemez.»

Şimdi İmâm-ı Rabbanî'nin âlemin yaratılışı hakkındaki mektubunu okuyabiliriz, (özet olarak)

 

İKİNCİ CİLD 98. MEKTUB

Allahü teâlâ'ya hamd ve onun seçtiği kullara selâm ederim.

SUAL : Âlimler diyor ki: “Allahü teâlâ, bu âlemin ne içindedir, ne de dışındadır. Bu âleme bitişik de değildir, ayrı da değildir.» Bunun izahı nasıldır?

CEVAP : İçinde, dışında bitişik ve ayrı olmak gibi şeyler, ancak var olan iki şey arasında düşünülür. Halbuki sualde iki şey mevcud değildir. Var olan yalnız Allahü teâlâ'dır. Ondan gayri her şey vehm ve hayaldir. Âlemin var görünmesi Allahü teâlâ'nın kudreti olup, vehm ve hayalin kalkması ile yok olmuyor. Ahiretteki sonsuz nimetler ve azaplar bunlara oluyor. Fakat âlemin varlığı vehm ve hayaldedir. Bu vehm ve hayal Allahü teâlâ'nın kudreti ile var gibi görünmektedir.

Hayaldeki bir şey, var olanla bitişiktir, onun içindedir denemez. Fakat mevcud olan bir şey, hayalde olan bir şeyin, içinde değildir, dışında değildir, bitişik de değildir, denilebilir. Çünkü mevcudun bulunduğu yerde hayaldeki yerde, hayaldeki şey yoktur ki, birbirine göre yerleri söylenebilsin. Bu ifadeyi bir misalle açıklıyalım:

Taş, demir gibi küçük bir cismi bir ipin ucuna bağlayıp süratlice elimizin etrafında döndürülürse bir daire meydana gelir. Dönen bu küçük cisme nokta-i cevvale denir. Bu nokta-i cevvale, hızlı döndürüldüğü zaman uzaktan bir daire olarak görünür. Halbuki hariçte mevcud olan noktadır, daire yoktur. Dairenin varlığı bir vehimdir. Daire de noktanın varlığı gibi bir varlık yoktur. Nokta dairenin içinde veya dışında denilemez. Birbirlerine bitişik ve ayrı da değildir. Noktanın bulunduğu yerde daire yoktur ki birbirlerine göre yerleri söylensin.

Âlem, mevhumdur, hayaldeki varlıktır, demek, âlem hayal ve vehm mertebesinde yaratılmıştır demektir. His olunan ve idrak edilen, fakat hariçte bulunmayan bir varlıktır. Meselâ, dışarda bulunmayıp yalnız hayalde bulunan daire bu halde devamlı durdurulabilse, vehimler ve hayaller yok olunca da o halde kalsa bu daire hariçte bulunmadığı halde hariçte varmış gibi olur. Halbuki hariçte nokta bulunmazsa daire de olmaz.

Daire, noktanın görünmesini örtüyor denilebildiği gibi, daire noktanın varlığına alâmettir denilirse yine doğrudur.

Daire noktayı örtüyor demek cahillerin sözüdür. Aynadır demek evliyalığa uygundur. Fakat alâmet ve isabet olduğunu söylemek iman-ı gaybi'ye mahsus olduğu için daha kuvvetli ve daha kıymetlidir.

Yunan Sofistleri «âlem, hayal ve vehimdir. Vehm ve hayal değişirse bu görünüşler de değişir. Vehm bir şeyi tatlı görürse tatlı olur, başka bir zamanda acı görürse acı olur,» dediler. Bunlar ne kadar cahil ve ne kadar akılsızdırlar ki, yaratmasını göremediler ve böylece hariçteki varlığa yakışan işlerin bu âlemde bulunduğuna, sonsuz azap ve ni'metlere inanmadılar.

— Görüldüğü gibi hem vücud ve hem de adem (yani hem varlığı ve hem de yokluğu) kabul etmek icap ediyor.

— Biz müslümanız elhamdülillah.

— Lafla müslümanlık olmaz. Hem sosyalizme inan, hem de müslümanım de gülünç olur.

— Müslümanız işte...