MÜCADELEMİZİN EHEMMİYETİ

(Aşağıdaki yazıda Millî FİKİR’i niçin çıkarmak mecburiyetinde kaldığımızı, Ehl-i sünnetin, kıymeti, ehli bid'atın zararı, din adamı, kılığında ki mezhepsizlerin sapıklıklarını ve hıyanetlerini anlatmanın dinimizin emri olduğu, iman birliğini parçalamak, için İSLÂM BİRLİĞİ diye bir maske kullanıldığı, Ehl-i, sünnetten başka birleşilecek yer bulunmadığı gibi hususlar anlatılmaktadır. Bu yazıyı okuyan insaf sahiplerinin hakkı teslim etmemeleri mümkün olur mu?)

MİLLÎ FİKİR’E TEPKİLER:

Tepkilerden  bazıları şunlardır.

1- «Dinsizler ve gayri müslimler dururken din adamlarının hataları ile uğraşmak gıybet değil mi? Hatasız kul olur mu? Hatalı da olsa bid'at ehlinin kitaplarından fâidelenmelidir.» diyorlar.

2 - «İslâmiyet yalnız Ehl-i sünnetten ibaret değildir. Suudi vehhâbîleri, İran Şiîleri ve Libya sosyalistleri gibi Müslümanlarla birleşerek ÎTTÎHÂD-I ÎSLÂM gerçekleştirilmelidir. Bid'at ehli müslümanlar kötülenirse İSLÂM BİRLİĞİ'nin gerçekleşmesi mümkün değildir.» diyorlar.

3 - «Mezhepsizlerin hatâlarını biz de kabul ediyoruz. Ancak şimdi zamanı değil, İslâm nizamı kurulunca iç mücadele o zaman verilmelidir» diyorlar.

DİN ADAMI KİME DENİR?

Sosyalist cumhuriyetlerden, lâik devletlerden, gayri İslâmî krallıklardan maaş alıp onların kanunlarına göre hareket eden din görevlilerine DİN ADAMI denmez. Eskiden fetva verme ehliyetine sahip olan din âlimlerine MÜFTÎ denirdi. Bazı câhiller, müftîlerle MÜFTÜ denilen devlet memurlarını birbirlerine karıştırıyorlar. Şah Veliyyullah-i Dehlevî hazretleri «İZALET ÜL-HAF» isimli eserinde din adamını şöyle tarif etmektedir:

«Bir kimseye İslâm âlimi, DİN ADAMI denilebilmesi için EDİLLE-İ ŞER'İYYE'den hüküm çıkarabilmesi, her hükmün delilini bilmesi lâzımdır. Yani, kıraet, tefsir, hadîs, Selef-i salibinin anlayıp bildirdiği hükümleri bilmesi lâzımdır. Kur'ân-ı Kerîmi tefsir edebilmek için de bu ilimlere mâlik olmak, her âyetin sebeb-i nüzulünü ve selef-i sâlihinin tefsirlerini bilmek, hıfzı ve fehmi kuvvetli olmak lâzımdır.»

DİN ADAMINI KİMLER KÖTÜLÜYOR?

İbni Asâkir hazretleri, TEBYÎN-U KİZBİL-MÜFTERİ adlı eserinde şöyle buyurmaktadır :

«Din âlimlerinin etleri zehir gibidir. Koklayan (tenkid etmeğe cür'et eden) hastalanır, tadan (kötüleyen) ölür.»

Diğer İslâm âlimleri de din adamlarını kötüleyen, fetvalarını beğenmeyip yere atan kimselerin küfrüne kail olmuşlardır. Yani yukarıda vasıflarını bildirdiğimiz din adamlarını kötüleyenler kâfirdir.

Biz hiç bir kimseyi kötülemiyoruz. Kötü olan kimseleri, mezhepsizleri teşhir ediyoruz. Kitaplarından misaller vererek hatâlarını açıklıyoruz. Bu hatâlara aldanmamaları için müslümanları ikaz ediyoruz. Mecmuada hatâlarını bildirdiğimiz mezhepsizler, İmâm-ı Gazali ve İbni Arabî hazretleri gibi din adamlarını ve Hazret-i Osman ve Hazret-i Muaviye (radiyallahü anhüma) gibi Eshâb-ı kiramdan birçok kimselere dil uzatıyorlar, onları kötülüyorlar. Biz ise bu mezhepsizlerin kitaplarından misaller vererek aman bunlara kanmayın, imanınızı çaldırmayın diye müslümanları ikaz ediyoruz. Meselâ Mevdûdî ve Seyyit Kutup gibi mezhepsizlere aldanıp da Hazret-i Osman gibi bir sahabeye dil uzatılmamalıdır. Çünkü İmâm-ı Rabbani kuddise sirruh şöyle buyurmaktadır:

«Kur'ân-ı Kerimi ve şeriatı bizlere bildiren Eshâb-ı kirâmdır. Onlardan biri kötü olursa, Kur'ân-ı Kerim sağlam olmaz. Şeriatın doğruluğuna güven kalmaz. Kur' ân-ı kerimi Osman radiyallahü anh topladı. Osman radiyallahü anh için dil uzatılırsa Kur'ân-ı kerîme dil uzatılmış olur. Zındıkların böyle itikadlarından Allahü teâlâ’ya sığınırız.» (C. 1, M. 54)

MEZHEPSİZLERİ TENKİD GIYBET Mİ?

Gıybet nedir, ne değildir, vesikalandıralım:

«Gıybet, bir müslümanın veya bir zımnimin gizli bir kusurunu arkasından söylemek olup harbîlerin ve açıkça günah işleyen müslümanların bu günahlarını bildirmek, müslümanlara zulmedenlerin ve alışverişte onları aldatanların yaptıkları bu fenalıkları duyurmak, müslümanları bunların şerrinden sakındırmak, müslümanlığı yanlış anlatanların ve yazanların bu iftiralarını söylemek lâzım olduğundan gıybet olmaz.» (Reddül Muhtar C. 5)

MEZHEPSİZLERİN HATÂSI NE?

Mezhepsizlerin hatâları «Kul hatasız olmaz.» kabilinden basit hatâlar değildir, îmâna taallûk eden azîm hatâlardır. Bir kısmı bid'at bir kısmı ise küfürdür. Bunların bir kısmını söylemek icap ederse şöyle sıralamak mümkündür.

İbni Teymiyye gibi Arşın kıdemine kani olmak, (Arşı yaratılmış kabul etmemek) Mason Abduh gibi Teselsülün butlanına, muhalif olup düşük faizlere cevaz vermek, Mason Efgani gibi «Peygamberlik san'atlardan bir san'attır.» demek, Zındık Reşit Rıza gibi icmayı inkâr edip telfık zihniyetini savunmak, Mr. Hamidullah gibi mu'cizeleri te'vil veya inkâr etmek, Zeydî Şevkânî gibi taklidi haram saymak, İzmirli İsmail Hakkı gibi camilere sıra, müzik âletleri konmasını ve Türkçe namaz kılınmasını istemek, kızılbaş Humeynî gibi kendisini mürsel peygamberlerden üstün bilmek ve ma'sûm bir AYETULLAH olarak tanıtmak, S. Kutup gibi âyet-i kerimeye aykırı olarak İsâ aleyhisselâmın öldüğünü söylemek ve sosyalist bir zihniyetle özel mülkiyeti inkâr ederek «mal cemiyetin mülküdür.» demek, Emekli Postacı gibi Eshâb-ı Kirama dil uzatmak, Süleyman ATEŞ gibi «ilk insan Âdem aleyhisselâmdır.» demeyip ilk insanı hücre kabul ederek «Kur’an da evrim teorisi» olduğunu iddia etmek, NESÎL DERGİSİ gibi şiî, vehhâbî ve sosyalistlerden müteşekkil bir İSLÂM BİRLİĞİ düşünmek ve mezhepsizleri hüccet gibi göstermek basit birer hatâ mıdır? Yoksa bu işte bir kasıt mı vardır?

Yaptığımız incelemelere göre mezhepsizlerin ekserisinin masonlarla işbirliği yapıp İslâmiyet’i dejenere etmek istediklerini gördük. Maksadımız bilmeden bu dinde reformcu zındıkların peşinden giden gafil müslümanları uyarmaktır. Mezhepsizleri ifşa etmezsek ne olur? Mazaallah büyük felâkete duçar olabiliriz, işte vesikası:

MEZHEPSİZLİKLE MÜCADELENİN EHEMMİYETİ:

Mezhepsizlerin de hüccet bildiği   İmâm-ı Rabbani müceddid-i Elfi Sâni Ahmed-i Fârûkî Serhendî (kuddi sirruh) hazretleri Mektûbat'ta şu hadîs-i şerifi nakletmektedir:

“Ortalık karışıp yalanlar yayılıp, dinden olmayan şeyler ortaya çıkınca âdetlere karıştırılınca ve Esbabıma dil uzatılınca, doğruyu bilenler herkese bildirsin, Allahü teâlânın, meleklerin ve bütün insanların laneti, bilip de, gücü yettiği halde bildirmeyenlere olsun. Allahü teâlâ böyle âlimlerin farzlarını ve diğer ibâdetlerini kabul etmez.” (C. 1, M. 251)

Mezhepsizlerin bid'at ve küfürlerine ses çıkarmayalım da, hadîs-i şerifte bildirilen lanete müstahak mı olalım? Bize mezhepsizlerle mücadeleyi bırakın diyen gâfiller, bu hadîs-i şerifin dehşetinden korkmuyorlar mı?

Mezhepsizler tarafından başta Hazret-i Muaviye radıyallahü anh olmak üzere Eshâb-ı kirama dil uzatılmaktadır. İbni Teymiyye'nin sapık yolu SELEFİYYE adı altında canlandırılmak istenip KİTAP VE SÜNNET IŞIĞINDA denerek SEVÂD-İ A'ZAM'dan müslümanların ayrılması için uğraşılmaktadır. TELFIK cinayetleri işlenmektedir. Bid'at fırkalarını sevdirme gayretleri görülür. Daha bunlar gibi dinde olmayan ne bid'atlar türemiştir. Bu gerçekleri bilip de susmak, lanete müstehak dilsiz bir şeytan olmak demek değil midir?

«Defi mazarrat, celb-i menfaatten evlâdır.» kaidesine uyarak ehl-i bid'atın mazarratını def etmeğe çalışıyoruz. Ehl-i sünnet itikadını da bildirerek celb-i menfaat temini için gayret ediyoruz. Allahü teâlânın emirlerini bildirmek ve yasak ettiklerinden sakındırmak çok mühim bir vazifedir. Bunu da vesikalandıralım:

EMR-İ MA'RÛF VE NEHY-Î ANİLMÜNKER :

Hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur :

«Birbirinize müslümanlığı öğretiniz. Emr-i ma'rûfu bırakırsanız, Allahü teâlâ en kötünüzü başınıza musallat eder ve dualarınızı kabul etmez.»

Yine Hadîs-i şerifte şöyle buyruldu:

«Bütün ibâdetlere verilen sevap, Allah" yolunda gazaya verilen sevaba göre deniz yanında bir damla su gibidir. Gazanın sevabı da, EMR-İ MA'RÛF VE NEHY-Î ANİLMÜNKER sevabı yanında, denize göre bir damla su gibidir.»

HADİKA'da dil âfetleri bahsinde buyruluyor ki:

«Emr-i ma'rûfu ve nehy-i münkeri el ile yapmak hükûmet adamlarına, dil ile yapmak din adamlarına, kalb ile yapmak da her nıüslümana farzdır»

DİN ADAMININ KÖTÜSÜ OLUR MU?

Acaba din adamının kötüsü olursa zararı nasıl olur? Bunu da vesikalandıralım: TEZKİRE-İ KURTUBİ MUHTASARI’n daki hadîs-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:

“Ahir zamanda câhil din adamları ve fâsık hafızlar çoğalır. O zamanın din adamları, eşek leşinden daha bozuk ve daha kokmuş olacaklardır.»

KÜNÜZ-ÜD-DEKAIK'daki Hadîs-i şerifte şöyle buyurmaktadır:

“Ümmetimin felâkete sürüklenmesi, kötü din adamlarından olacaktır.»

DÂREMİ'nin bildirdiği Hadîs-i şerîf ise şöyledir:

«Din adamlarının kötüsü kötülerin en kötüsüdür.»

HADİKA’ da (El âfetleri) bahsinde şu hadîs-i şerîf bildirilmektedir :

«Ümmetim, kötü din adamlarından çok zarar görecektir.»

KİMYA-İ SAADET'teki Hadîs-i şerifte şöyle buyrulmaktadır :

«Ümmetimdeki münafıkların çoğu Kur'ân-ı kerîm okuyanlardan olacaktır.»

Yine Kimya-i Saâdet'te Ebû Süleyman Darâni şöyle buyurmaktadır:

«Cehennemde azap yapan Zebani isimli melekler puta tapan kâfirlerden önce şeriata uymayan hafızlara saldıracaklardır.»

RİYAD-ün-NÂSİHÎN'deki hadîs-i şerifte ise şöyle buyurulmaktadır:

«Kur'ân-ı Kerîm okuyan çok kimse vardır ki, Kur’ân-ı kerim onlara lanet eder.»

Bu hadîs-i şeriflerden anlaşılacağı üzere din görevlilerinin içinde dini içten yıkmağa çalışan bir çok mezhepsiz bulunmaktadır. Böyle hâinlerin ihanetlerini açıklamak büyük bir cihad değil midir? Bazı gafil müslümanlar mezhepsizlere maşalık ederek bu cihada mani olmaları çok korkunç değil midir? Bizim bu mukaddes vazifemizi kötülemeden önce, hatâlarını açıkladığımız din adamı kılığındakiler, kokmuş din görevlileri midir, yoksa hâşâ islâm âlimleri midir? Bu tesbit edilmeden «İç mücadeleye şimdilik lüzum yok» demek kadar büyük gaflet olur mu?

Aslında iç düşman, dış düşmandan, içteki yara dıştaki yaradan daha tehlikelidir. Ayaktaki bir yaranın tedavisi, kalbdeki bir yaranın tedavisinden daha kolay olur. Sırlarımızı, cephanemizi ve zayıf noktalarımızı bilen bir düşmanın zararı dıştaki düşmandan daha tehlikelidir. Bize mezhepsizlerle mücadeleyi bırakın diyenler gaflet içinde değillerse büyük ihanet içindedirler.

KÖTÜ DİN ADAMLARI BÖLÜCÜDÜR

İran'daki şiîlere özenip devleti yıkmağa kalkanlar, vehhâbilere uyarak Ramazanın son günü oruç bozarak ikiliğe sebep olanlar, bizim partili değildir diyerek Ehl-i sünnet müslümanlarını tekfir edip döğmeye kalkanlar, kâfirden gelme diyerek ceket giymeyenler, gözlük takmayanlar, mantoya kâfir kıyafeti diyenler, çaya kahveye haram damgasını basanlar, daha bunun gibi hareketlerle fitnelere sebep olanlar, yukarıda bildirilen Hadîs-i şeriflerdeki vasıfları bildirilen kötü din adamlarıdır. Hadîs-i şerifte uykuda olan fitneyi uyandıranlara lanet edilmiştir. Muhyiddin-i Arabî hazretleri MÜSAMERE isimli kitabında bölücü din adamları hakkındaki şu hadîs-i şerifi nakletmektedir:

«Bir zaman gelir ki müslümanlar, birbirlerinden ayrılır, parçalanır. Şeriatı (Ehl-i sünnet vel cemaat yolunu) bırakıp kendi düşüncelerine göre işlerine uyarlar. Kur'ân-ı kerimi çalgılardan şarkı gibi okurlar, Allahü teâlâ bunlara lanet eder.»

Zebanilerin putperestlerden önce saldıracağı bu bölücü din adamları, mason Abduh ve çömezleri dört hak' mezhebi bire indirmek yani hepsini kaldırmak için İSLÂMDA BİRLİK, İSLÂMDA FAİZ, İSLÂMDA ZEKAT, İSLÂMDA ABDEST, KİTAP VE SÜNNET IŞIĞINDA, İSLÂMIN IŞIĞINDA, İSLÂMDA ŞU, ÎSLÂMDA BU diye kitap yazıyorlar, îcmaya karşı geliyorlar, itikadda tek hak mezhep EHL-İ SÜNNET VEL CEMAAT iken itikadda mezhebi üçe çıkarıyorlar, müçtehidler arasındaki rahmet olan ictihad ayrılıklarını körüklüyorlar. Biz de bunların bid'atlerini açıklayınca bizi Emr-i marûftan nehyetmeye kalkıyorlar.

Ehl-i kıble zannederek kâfir vehhâbileri, sapık fırkaları ve Ehl-i bid'atı sevdiklerini açıktan açığa söyleme cüretini gösteriyorlar. Bid'at ehlinin kötülüğü hakkında 48. sayımızda Selef î Uludağ'a cevap verirken kâfi miktarda açıklama yapmıştık. Bid'at ehline kıymet verenin İslâmiyet’i yıkmağa yardım edeceğini bildiren Hadîs-i şerif ile bid'at ehlini seven kimsenin kalbinden îman nurunun çıkacağını bildiren Hadîs-i şerifleri nakletmiştik, îman mes'elesi olduğu için Uludağ'a bu sapık fikirlerinden dolayı tevbe eylemesini emr-i ma'rûf olarak tebliğ etmiştik. Tevbesini açık olarak yapması gerekirken yapmamıştı. Çünkü Kimya-i Saadetteki Hadîs-i şerifte şöyle buyrulmaktadır:

«Gizli yapılan günahın tevbesini gizli yapınız, aşikâre yapılan günahın tevbesini aşikâre yapınız, günahınızı bilenlere tevbenizi duyurunuz.»

Bu hadîs-i şerife göre, S. Kutup gibi mezhepsizlere, belki tevbe etmiş diye hüsn-i zan etmek doğru değildir.

BİD'AT VE BİD'ATIN ZARARI :

Zamanımızda vehhâbilere sevgi, şiîlere rağbet ve bid'at ehline sempati çoğaldığı için bid'at hakkında birkaç vesika daha verelim: İmâm-ı Rabbani hazretleri Mektûbat'ta buyuruyor ki:

«Bid'at demek, Peygamber aleyhisselâm ve O'nun dört halifesinin zamanlarında bulunmayıp da, dinde sonradan meydana çıkan şeylere denir. Peygamber aleyhisselâm buyurdu:

«Dinimizde yapılan her yenilik, her reform merduttur. Bu bid'atlerin hepsi dalâlettir, doğru yoldan ayrılmaktır.»

Bid'atleri HASENE (güzel), SEYYİE (kötü), diye ikiye ayırmışlarsa da bu bid'atlerin hiç birisinde güzellik ve parlaklık değil, yalnız karanlık ve bulanıklık görüyorum. Eğer bugün kalbler kararmış olduğundan bid'at sahibinin işleri iyi ve güzel görülürse de yarın kıyamet günü kalbler uyandığı zaman bunların zarar ve pişmanlıktan başka bir netice vermedikleri görülecektir.» (Mek. C. 1/186)

«İster hasene, ister seyyie desinler, her bid'at sünneti yok eder. Belki bir bakımdan güzel denmiş olabilir. Hiç bir bid'atin kendisi güzel olamaz. Çünkü Allahü teâlâ sünnetlerin hepsini beğenir. Sünnetlerin zıddı ise şeytanın beğendiği şeylerdir. Bugün bid'atler her yere yayılmış olduğundan bu sözümüz çok kimseye ağır gelir.» (C. 1/255).

«Bid'atlerle dini yükseltiyoruz, şeriatın noksanlarını tamamlıyoruz diyorlar. Herkesin bu bid'atleri yapmasını körüklüyorlar. Allahü teâlâ bunları doğru yola getirsin. Bilmiyorlar ki, din bu bid'atlerden önce kâmil olmuştu. Allahü teâlânın ni'meti tamam olmuştu.» (C. 1/260).

«Bid'at sahibi ile konuşmak, kâfirle arkadaşlık etmekten kat kat daha fenadır. Yetmiş iki çeşit bid'at sahibi vardır. Bunların içinde en kötüsü, Eshâb-ı kirama düşmanlık edenlerdir. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîm'de bunlara kâfir diyor. Sûre-i Fethin son âyetinde (SENİN ESBABINA KÂFİRLERİN DÜŞMAN OLMASI İÇİN) buyuruyor.» (C. 1/54).

Fetâvâ-i haremeyn kitabının 19. sayfasındaki Hadîs-i şerifte şöyle buyrulmaktadır:

«Bir bid'at ehli gördüğünüzde yüzüne nefretle bakınız. Çünkü Cenâb-ı Hak bütün bid'atçılara buğz eder. Onların hiç birisi Sırat köprüsünden geçemiyecek hepsi sinek ve çekirgeler gibi dökülüp Cehenneme yuvarlanacaktır.»

Tarikat-ı Muhammediye'de bildirilen Hadîs-i şerifte buyuruluyor ki:

«Bid'at sahibi, bid'atinden vazgeçmedikçe, Allahü teâlâ onun hiç bir ibâdetini kabul etmez.»

Mezhepsizlerin peşinden giden gafillerin aşağıdaki Hadîs-i şerifi okuyarak tevbe etmeleri umulur:

«Bid'at sahibi olanlara hürmet eden, ölü veya dirilerini metheden veya büyük bilen İslâmiyeti yıkmağa yardım etmiş olur.»

HER KİTAP OKUNUR MU?

Bazı eyyamcılar bilmeden diyorlar ki:

«Her kitabı okumak lâzımdır, faydalı yerlerini alır, zararlı yerlerini atarız.»

Mezhepsizler de kötü maksatlarını gizleyerek aynı şeyi şöyle ifade ediyorlar:

«Vehhâbî, şiî ve diğer Ehl-i sünnet harici kitapları da okuyup faydalanmak icap eder, faydalı yerlerini alır, zararlı yerlerini atarız.»

Birkaç arkadaşla Çorum İmam Hatip Lisesine gitmiştik. Öğretmen Emin Cansız ile Hamidullah'ın mi'râcı inkâr ettiğinden konuşuyorduk. Karamancı olarak tanınan Müdür Mehmet Yıldırım söze katılıp şöyle dedi:

«Hamidullah da insandır. Kitabının birkaç yerinde hatâ vardır diye kitabını okumamak mı icap eder? Faydalı yerlerini alır, yanlış yerlerini atarız.»

Bu zihniyet çok yanlıştır. Bir kitap bilgi öğrenmek, istifade etmek için okunur. Eğer kitabın doğru ve yanlışı biliniyorsa okumağa hiç lüzum yoktur. Eğer yanlış ve doğru bilinmeden okunuyorsa, maazallah yanlış bir itikaddan dolayı imansız gidilebilir. Bu bakımdan içinde îman açısından bir tek yanlış bulunan kitap okunmaz.

Biz mezhepsizlerin kitaplarını, hatâlarını teşhir ve müslümanları ikaz gayesiyle okuyoruz. Ehl-i sünnet âlimleri de bu gaye ile okudukları gibi yanlışını ve doğrusunu anlayabilme kudretine sahip oldukları için bid'at ehlinin hattâ kâfirlerin kitaplarından nakiller yapmışlardır. Meselâ Mutezile âlimi Zemahşeri'den birçok nakil yapılmıştır. Hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan ayıramayacak olanın, yani Ehl-i sünnet âlimi olmayan kimsenin, bir mutezilenin, bir şiînin, bir vehhâbînin kitabını okuması çok zararlıdır imanı yok edebilir.

YENİ BİR KİTAP YAZMAĞA İHTİYAÇ VAR MI?

Mezhepsizler, teknolojinin ilerlemesinden bahsederek, hiç bir misal vermeden sayısız problemler çıktığını bunları çözmek için içtihada ve asra göre tefsire ihtiyaç olduğunu durmadan yazıyorlar.

Tercüman Gazetesi'nde Muhammed Erol diye birisi, Kur'ân-ı Kerîmin her asra göre yeniden tefsir edilmesini savunuyordu. Asra göre tefsir yazmak isteyen birisi, âlim ve kâmil bir velî'ye gelerek niyetini açıklar. Mübarek âlim şu manada cevap verir :

«Bir kitap ancak ihtiyaç olursa yazılır. Yeni bir tefsire ihtiyaç var mıdır? Ehl-i sünnet âlimleri bugüne kadar yazdığı tefsirlerde bir noksanlık mı bıraktılar da bu noksanlıkları tamamlayacaksınız? Veya tefsirlerine bid'atler, fazlalıklar karıştırdılar da siz bunları mı ayıklayacaksınız? Elli bin cild kitap okudum, muteber tefsirlerin hiç birisinde noksanlık veya fazlalık görmedim. Yazacağın tefsiri yırtar çöp tenekesine atarım.»

Mektubat'ta ise şöyle buyrulmaktadır:

«Nasihat istiyorsunuz, faideli şeyleri açıklamamı arzu ediyorsunuz. Ehl-i sünnet âlimleri ve tasavvuf büyükleri faideli şeylerin hepsini yazdılar. Lüzumlu bilgilerden açıklanmadık hiç bir şey bırakmadılar. Kurtulmak ve saadete kavuşmak isteyen ancak Ehl-i sünnet vel cemaat âlimlerinin gösterdiği yolda yürümelidir. (C. 1/69)

Ehl-i sünnet âlimleri, âyet-i kerîmelere kendi anlayışlarına, düşünüşlerine göre mana vermedi. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem'in, âyetlerden anlayıp bildirdiklerini Eshâb-ı kiramdan öğrendiler, bu öğrendikleri manaları kitaplarına yazdılar. Peygamber aleyhisselâmın bildirdiğinden başka türlü tefsir etmek caiz değilken asra göre tefsir yazmağa kalkmak büyük bir cinayettir.

İslâmiyette çözülmemiş hiç bir mes'ele kalmamıştır. Ehl-i sünnet âlimleri kıyamete kadar yapılacak olan her işin yollarını Eshâb-ı kiramın açıklamasından, Kitab ve Sünnetten çıkarıp bizlere bildirmişlerdir. Mezhepsizlerin içtihada yeltenmelerine fırsat bırakmamışlardır. Buna rağmen mezhepsizler, kendi bozuk düşüncelerine Kur'ân yolu, Eshâb yolu, Selef yolu, Sünnet-i Senniyye gibi isimler vererek gençleri kandırmağa çalışıyorlar. Bu bakımdan nakle dayanmayan, içinde şahsî düşünce olan kitapların okunması çok zararlıdır.

TUHFET-ÜS-SÂLİKİN kitabında  İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin şöyle buyurduğu bildirilmektedir:

«Üç kimse Kur'ân-ı kerîmin manasını anlayamaz:

1 - Arapçayı iyi bilmeyen ve tefsir okumamış olan,

2 -Büyük günaha devam eden. Ehl-i sünnet itikadından küfre sapmayacak kadar ayrılmak bile büyük günahtır. Bunun için bid'at sahipleri Kur'ân-ı kerîmi anlayamaz. Çünkü bid'atin zulmü kalbi karartır.

3 - İtikad bilgilerinden birisini yanlış anlayıp Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği hak sözü kabul etmeyen de Kur'ân-ı kerîmi anlayamaz.»

Görüldüğü gibi, bir kimsenin ana lisânı vehhâbîler gibi Arapça olsa da bid'at veya küfür ehli ise Kur'ân-ı Kerîmi doğru anlayamaz ve yanlış anlayışı sebebiyle peşinden gidenleri felâkete sürükler. Mezhepsizler Kur'ân-ı kerîmi doğru anlayabilselerdi bid'at ehli ile birleşme teklifinde bulunmazlardı.

İKİ ZID BİR ARADA BULUNMAZ

Karaman, Uludağ, Nesil Dergisindeki yazarlar, diğer selefîler ve bunların avukatı Ahmet Gürtaş şöyle düşünüyorlar :

«Biz İmâm-ı A'zamı sevdiğimiz gibi, hatâsı olmakla beraber Muhammed Abduh'u da severiz.»

Çeşitli bid'at ve küfürleri bulunan mason Abduh sevilirse, İmâm-ı A'zam rahmetullahi aleyh ve Muhammed aleyhisselâm sevilmemiş olur. Bu ifademizin de vesikasını verelim:

Mektûbat'ta şöyle buyrulmaktadır:

«Muhammed aleyhisselâma tam ve kusursuz tâbi olabilmek için, onu tam ve kusursuz sevmek lâzımdır. Tam ve olgun sevginin alâmeti de onun düşmanlarını düşman bilmektir. Şeriatını beğenmeyenleri (mu'cizeleri inkâr edenleri, teselsülün butlanına muhalif olanları, icma'ya karşı gelenleri, telfık yapan mülhidleri, içteki kötü bir arzudur diyerek şeytana inanmayan dinde reformcuları) sevmemektir. Muhabbete müdahane (gevşeklik) sığmaz. İki zıd şeyin muhabbeti bir kalbde, bir arada yerleşmez. CEM'İ ZIDDEYN MUHALDİR. İki zıddan birini sevmek diğerine düşmanlığı icap ettirir.» (M. 165)

Görüldüğü gibi, hem Muhammed aleyhisselâmı, hem de Muhammed Abduh'u sevdiğini söyleyen kimsenin bu sevgisinde yalancı olduğu anlaşılmaktadır.

HAK İLE BÂTIL BİRLEŞMEZ

Yabancılar, İslâmiyeti parçalamak, îman birliğini bozmak için İSLÂM BİRLİĞİ maskesi ile Arabistan'da bir vehhâbî devleti kurdular. Mezhepler İslâm birliğine mani oluyor diye mezhepleri kaldırdılar. Vehhâbîlerle yapılan KÜLTÜR ANLAŞMASI gereğince Türkiye'ye sokulan vehhâbî kitaplarının dört hak mezhepten hiç birisine göre yazılmadığı görülmektedir. Kitap ve Sünnetten kendi bozuk düşüncelerine göre çıkardıkları manaya İslâmiyet demektedirler.

İnsanların sulh ve saadet içinde yaşamalarını kim istemez. Bu idealden istifade etmek isteyen mezhepsizler, şöyle diyorlar:

«Ateş ile su niye ayrı duruyorlar, gelin bunları birleştirelim, kardeş kardeş bir arada dursunlar.»

İki zıd şeyin bir arada bulunması muhaldir. Mezhepsizler bunun muhal olduğunu bildikleri için yanmakta olan İslâm meş'alesini söndürmek, parlayan Ehl-i sünnet ışığına su sıkmak istiyorlar. Bunu da uzlaşma, birleşme gibi maskeler kullanarak yapmak istiyorlar.

Geçen gün bir komünist, milliyetçilerle anlaşma yapılamayacağını şöyle açıkladı :

«Faşizmle diyalog olmaz, faşizmle ancak mücadele edilir.»

Komünistler, milliyetçilere faşist diyerek, mezhepsizler de Ehl-i sünnet mensuplarına «Mezhepçi müteassıplar» diyerek anarşi çıkarıp Türkiye'yi yıkmak istiyorlar.

Bal ile sirke, süt ile idrar, zemzem ile şarap birleşmeyeceği gibi hak ile bâtıl da birleşmez. Ancak gerektiğinde bir anlaşma, bir uzlaşma yapılabilir. Asırlardır dört hak mezhep yaşamış, şimdi İSLÂMDA BİRLİK diyerek bunları kaldırmak istiyorlar.

İngilizlerin Arabistan'a yaptırdığı bu işi, Türkiye'de bazı çevreler Ehl-i sünnete yapmak istiyorlar. Bilerek veya bilmeyerek İngiliz oyununa geliyorlar.

NESİL DERGİSİ mensupları, Ehl-i sünnet ile Ehl-i sünnet dışı grupların birleşmesini açıktan açığa savunabilir hale gelmişlerdir. NESİL DERGİSİ, Mart 1979 sayısında sayfa 15 te aynen şöyle demektedir:

«İran şiî ve caferî, Suudî Arabistan vehhâbî, Irak, Suriye, Mısır, Libya ve Cezayir, solcu ve sosyalist der (derseniz) ve onlardan uzaklaşırsanız İSLÂM BİRLİĞİ iddianız havada kalmaz mı? Bu anlayıştaki müslümanlar İTTİHÂD-I İSLÂM'dan nasıl bahsedebilirler?»

Nesil Dergisinin 1979 Temmuz sayısında ise (sayfa 33 te) şöyle denmektedir.

«Şüphe götürmez bir gerçektir ki, sünnî olsun, Ehl-i sünnet dışı olsun, müslümanların birlik ve tesanüt içinde olmaları, tarihte olduğundan çok daha şiddetli bir ihtiyaç ve zaruret halini almıştır.»

Ateşle suyun birleşmesini teklif, tesanüdü mü gerektirir, yoksa yanan ateşin tamamen sönmesini mi icap ettirir? Nesil Dergisi aynı sayı ve aynı sayfada şöyle demektedir:

Dergimizin bu sayısında İslâmın iki aynı mezhebine bağlı âlimlerin, söz konusu ettiğimiz birleşme ve kardeşliği tazeleme gayretlerini tarihî bir metin içinde sergilemekteyiz.» (Nesil Sıra No, 34)

Nesil'in bahsettiği tarihî metin, bizim de terceme ederek neşrettiğimiz HUCEC-İ KAT'İYYE RİSALESİ'dir. Bu risalede okuyucularımızın da bileceği gibi İran'daki şiîlerle Ehl-i sünnet mensupları münazara ediyor, neticede Ehl-i sünnetin hak ve doğru olduğu kabul ediliyor, şiîler tevbe ederek Ehl-i sünneti kabul edip Müslüman oluyorlar. Nesil Dergisi de bu kısmı aynen terceme ederek İranlıların şiîliği bırakıp küfrü gerektiren hususlardan vazgeçip Ehl-i sünnete girerek Müslüman olduklarını bildiriyor. Ancak Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Ömer'e (radiyallahü anhüma) dil uzatmanın küfrü icap ettiğini, böyle kimselerin Hanefî mezhebine göre tevbesinin bile kabul edilmiyeceğini Nesil Dergisi de bildirmek mecburiyetinde kalmıştır. Fakat İranlıların Şeyhayna dil uzattıklarına dair bir senet bulunamadığı için şiîlerin Ehl-i sünneti kabul edip müslüman olmalarına razı olunuyor.

Gel gör ki, Nesil Dergisi İranlı şiîlerin Ehl-i sünneti kabul edip müslüman olmalarına SÜNNÎ - ŞİÎ İTTİFAKI diye manşet atıyor. Hadiseyi bu kadar tersyüz etmek, hedefinden saptırmak ancak selefîlere mahsus bir taktiktir.

Hak ile batıl, sünnet ile bid'at birleşmez. Birleştirilmeye kalkılırsa hepsi de bâtıl olur. Ehl-i sünneti parçalamak için, bölücülük için BİRLEŞME maskesi takılmaktadır. Temiz su ile necasetli su birleşirse bir birleşme olur, ancak bu suya artık temiz su denmez, hepsi de necasetli su olur. Vehhâbî ile, şiî ile Ehl-i sünnet birleşir mi?

Bazı mezhepsizler de İran şiîlerini örnek alarak komünistlerle birlikte bir isyan hazırlığı içinde oldukları, müslümanların başına felâket hazırlamakla meşgul oldukları İçişleri Bakanlığının gizli tamimi ile ve İran Şiîlerini övme gayretlerinden anlaşılmaktadır. Böylece müslümânları parçalayıp komünistlere yem olarak takdim etme gayretlerine dikkat edilmeli ve müslümanların bu oyuna gelmesine fırsat verilmemelidir.

Mezhepsizlerin İSLÂM BİRLİĞİ davasında samimî olmadıkları, bu maske ile iman birliğini parçalamak istedikleri, bid'at ehli ile işbirliği teklif etmelerinden, komünistlerle müşterek hareketlerinden ve Ehl-i sünnet etrafında birleşmeyi reddettiklerinden anlaşılmaktadır.

Bütün müslümanların birleşeceği yer Ehl-i sünnet yoludur. O halde tek doğru tek hak olan Ehl-i sünnet yolu nedir? Bâtılda değil ancak hakta birleşilir.

EHL-İ SÜNNET VE KIYMETİ :

Hadîs-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:

«Ümmetim, yetmişüç fırkaya ayrılacak, bunlardan yalnız birisi Cennete girecektir. Bunlar benim ve Esbabımın yolunda (Ehl-i sünnet vel cemaat yolunda) olanlardır.»

Mezhepsizler, hümanist geçinerek bid'at, dalâlet ve küfür fırkalarına da müslüman dedikleri ve İngilizlerin çıkardığı İSLÂM BİRLİĞİ maskesi altında hareket ettikleri için yukarıdaki Hadîs-i şerifi inkâr ediyorlar. Bu hadîs-i şerîfin dört SÜNEN kitabında bulunduğu MİLEL VE NİHAL tercemesinde bildirilmektedir. BERİKA ve HADİKA kitaplarında Buhari ve Müslim'de bulunduğu bildirilmektedir. Ayrıca bu hadîs-i şerîf, Ehl-i sünnet âlimlerinin istisnasız hepsinin kitaplarında mevcuttur. Meselâ İlcâm-ul-avâm, Gunyetüt talibin, Şerh-i Mevâkıf, Ebussuud Efendi'nin fetvaları gibi muteber kitapların hepsinde mevcuttur. 48. sayımızda bunun sayısız vesikalarını vermiştik. Bunlardan bir tanesi    Hayâli'nin Şerh-i Akaidi'nde bildirilen ibaredir:

«Ehl-i haktan maksat, Ehl-i sünnet vel cemaattır.»

Mektûbat'ta buyuruluyor ki:

«Yetmişüç fırka içinde Cehennemden kurtulan yalnız Ehl-i sünnet vel cemaat fırkasıdır. Her müslüman, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmeli, imanını buna göre düzeltmelidir.» (C. 2/67)

Aynı cilddeki hadîs-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:

«Benden sonra müslümanlar arasında çok ayrılık olacaktır. O zamanlarda yaşayanlar, benim yoluma ve Hulefa-i râşidinin yoluna yapışsın. Sonradan meydana çıkan şeylerden kaçsın. Çünkü dinde yenilik (reform) doğru yoldan çıkmaktır. Benden sonra dinde yapılacak değişikliklerin hepsi dinsizliktir.» (C. 2/67)

ZAMANI DEĞİLMİŞ :

Gafiller bilerek veya bilmeyerek şöyle diyorlar:

«Millî FİKİR'in yaptığı    mücadeleye    katılıyoruz, mezhepsizlik bid'atı her yeri sarmıştır, fakat şimdi zamanı değildir. İslâm nizamı kurulduktan sonra iç mücadele verilmelidir.»

İçteki hainleri (dahilî düşmanları) temizlemeden dıştaki düşmanlarla mücadele etmek mümkün olur mu? İçimizi hainlerden, kundakçılardan, arkamızdan hançerlemek isteyenlerden temizlemedikçe karşıdaki düşmanın üstüne nasıl gidilir?

Şarap ile zemzemi karıştırdıktan sonra artık bu karışıma nasıl zemzem denir? Bid'at ehli ile birlikte islâm nizamı kurulur mu? Mezhepsizlerin dediği şekilde bir islâm nizamı kurulduktan sonra Ehl-i sünnet için çalışmak mümkün olur mu? Suudî Arabistan'da adı İslâm nizamı olan bir devlet kuruldu. Aradan kaç sene geçtiği halde Ehl-i sünnet olabilmiş midir? Ehl-i sünnete yaklaşma var mıdır? Aksine Ehl-i sünnet düşmanlığı alıp yürümüştür. Başta Türkiye olmak üzere dünyayı vehhâbî yapmak için çalışıyorlar, milyonlar, milyarlar harcıyorlar.

Libya'da da İslâm nizamı denilen bir devlet kurulmuştur. Ehl-i sünnet için çalışılma şöyle dursun devamlı komünizme kaymaktadır. İrandaki devletin adı da İslâm nizamı veya İslâm cumhuriyetidir. Ehl-i sünnet için çalışma imkânı var mıdır? Muhtariyet istiyenleri kurşuna dizdirmektedir.

Kendine müslüman diyen diğer Arap devletlerinin hali de herkesin malumudur. Daha önce buralarda hiç Ehl-i sünnet yok muydu? Vehhâbî devleti kurulmadan önce orada Ehl-i sünnet yok muydu? Şimdi onlar nerede? Ehl-i bid'at kuvvetli olursa Ehl-i hakka müsaade eder mi? Bugün Arabistan'dan bir Ehl-i sünnet sesi yükseliyor mu?'

Komünistlerle müşterek hareket ederek, bid'at ehli ile birlikte İslâm nizamı için devlete isyan etmek Ehl-i sünnetin kökünü kazımak için sürdürülen alçakça bir plândır.

Komünistlerle, kapitalistlerle iktisadî, siyasî, ticarî anlaşmalar, ittifaklar yapılabildiği gibi vehhâbilerle de geçici ittifaklar, anlaşmalar, uzlaşmalar yapılabilir. Her anlaşma olur ama itikad anlaşması olur mu? Nasıl biz vehhâbîliği, şiîliği kabul etmezsek onlar da Ehl-i sünneti kabul etmezler. İtikad taviz kabul etmez. Başka bir tabirle itikadda ehven-i şer yoktur. Siyasî ve iktisadî sahalarda şerrin ehveniyle bir anlaşma, bir uzlaşma, bir ittifak mümkündür. Mezhepsizler bunu da kabul etmemektedir.

Mecmuamızın gayesi, bid'at ve bâtıl cereyanlarla mücadele ve Ehl-i sünnete uygun şekilde faideli ilimleri öğrenip öğretmektir. Faideli ilimler nelerdir?

İLİM ÖĞRENMEK VE ÖĞRETMEK :

İman ve itikad tabirleri aynı manada olup, bunları anlatan ilme İLM'İ KELÂM denir. Kelâm âlimlerinin yazdığı kıymetli kitaplara AKAİD kitabı denir. Beden ile yapılacak ahkâm-ı şer'iyyeyi bildiren ilme İLM-İ FIKIH denir.

Ehl-i sünnet itikadını ve fıkıh bilgilerini öğrenmeden önce GÜLİSTAN kitabını ve hikâye kitaplarını okumamalıdır. Fıkıh kitapları yanında Gülistan ve benzeri kitaplar lüzumsuzdur. (Mek. C. 3/17)

İbni Abidin buyuruyor ki:

«Fıkıh bilgisi ekmek gibi herkese lâzımdır.» (C. 1 S. 35)

Fıkıh ilmi hakkındaki hadîs-i şerifler:

«Allahü teâlânın en üstün dediği kimse dinde fakih olan kimsedir.»

«Her şeyin dayandığı bir direk vardır. Dinin temel direği fıkıh bilgisidir.»

«İbâdetlerin efdali, en kıymetlisi fıkıh öğrenmek ve öğretmektir.»

Berika'da bildiriliyor ki:

«Tefsir kitaplarına tâbi olmamız emrolunmadı, fıkıh âlimlerine tâbi olmamız emrolundu.» (S. 1297)

Tefsir okuyabilmek için bir çok ilmi bilmek icap eder. Bu ilimler bilinmezse tefsir okuyan kimsenin, imânı gidebilir.

Hadika'da buyuruluyor ki:

«Kelâm ilmini Ehl-i sünnet vel cemaat âlimlerinin bildirdikleri itikadı öğrenecek, bunları akıl ve nakil ile isbat edecek, sapıklara ve dinsizlere anlatacak kadar okumak farz-ı ayn olup bundan fazlasını öğrenmek ancak din âlimlerine lâzımdır. Başkalarına caiz değildir.”

İmâm-ı Şafiî buyurdu:

«Büyük günah işlemek, kelâm ilmi ile uğraşıp sapıtmanın yanında hafif kalır.»

Bizaziye fetvasında buyruldu:

«Kelâm ilmi ile uğraşanların çoğu zındık olur.»

Fıkıh ilmi ile uğraşmak, yani farzları ve haramları öğrenmek her müslümana farz-ı  ayndır.

Yukarıdaki nakillerden anlaşılacağı üzere salahiyetli İslâm âlimleri kelâm ilminden lüzum olanlarını bize bildirmişlerdir. Âlim olmayan kimselerin kelâm ilmi ile uğraşmaları zındıklık olur.

Tefsir okuyacak ilme sahip olmayan kimselerin tefsir kitabı yazdıklarını görüyoruz. Böyle kitapları okuyan kimselerin sapıtması çok kolay olur. Herkese farz olan ilim, ilmihal bilgileridir. Biz de bu bilgileri vermeğe çalışıyoruz, Allahü teâlâ doğruların yardımcısıdır.