SÜLEYMAN ULUDAĞ VE FUAD KAVUKÇU

Selefi meşrepli kimselerin yazdıkları kitaplar sapıklık zehiriyle dolu olduğunu bildiğimiz için bu şahısların ders kitabı olarak yazacakları eserleri değil de yapıtlarının aynı zehirlerle dolu olacağını düşünerek İmam Hatip okullarında ders kitabı olarak okutulan KELÂM DERSLERİ kitabını incelemek istedik.

Yazarları: Süleyman Uludağ, Bursa Y. İslâm Enstitüsünde öğretmen, diğeri Fuad Kavukçu Bursa İmam-Hatip Lisesinde Müdür.

Çorum halkı bu şahısları tufeyli olarak tanımaktadır. Fuad Kavukçu’yu ilk defa Yasin Hatipoğlu ile görüşmek üzere Millî FİKİR'in idare bürosuna geldiği zaman tanımıştık. «Sorma kişinin aslını sohbetinden bellidir.» derler. Biz de konuşmalarından selefi zihniyetli birisi olduğunu hemen anladık. Kitabını incelediğimizde teşhisimizin isabetli olduğunu gördük.

İncelemesini yaptığımız Kelâm Dersleri kitabında verdiğimiz sayfa numaralan 1977 baskısına aittir. Kitap tamamen selefi metodla yazılmıştır. Kitabı tenkid için birkaç kitap yazmak gerekir. Bariz birkaç husus üzerinde durmak istiyoruz. Selefîler, selefiyye isimli sapık mezhebi nasıl görüyorlar, vehhabiliği nasıl biliyorlar, İslâm âlimlerini nasıl kötülüyorlar, sapık kimseleri nasıl övüyorlar bunları görelim.

Sayfa 201'de SELEFİYYE MEZHEBİ diye başlık atılıp şöyle deniyor:

«Hanefî, Mâliki ve Şafiî mezheplerinin eski mensupları da Selefiyye mezhebinden idiler. Fakat daha sonra Eş'ariyye ve Mâtüridiyye mezhepleri teessüs edince bahis konusu mezhep mensuplarnın büyük ekseriyeti Mâtüridiyye ve Eş'ariyye mezheplerini benimsediler.»

Hiç bir Ehl-i sünnet kitabında selefiyye mezhebi diye bir şey yoktur. Selef vardır, selef-i salihinden olan Eshâb-ı kiramın tamamı müctehid idi, her birinin kendine göre mezhebi vardı, selefiyye mezhebi diye bir mezhep yoktu.

Dört hak mezhep teessüs etmeden önce her müctehidin bir mezhebi vardı. Peygamber aleyhisselâm gelmeden önce de mü'minler ya İsa aleyhisselâmın veya İbrahim aleyhisselâmın şeriatiyle amel ediyorlardı. Peygamber aleyhisselâm gelince eski hak dinler neshedildi. Her biri bir hidâyet yıldızı olan eshâb-ı kiramdan herhangi, birisini taklid haramdır. Bir kimse çıksa dört hak mezhepten birisine tâbi olmayıp ben Eshâb-ı kiramın mezhebiyle amel edeceğim, hak mezheplere değil, kitaba ve sünnete tâbi olacağım derse o kimse mezhepsiz olur.

Yukarıda aldığımız cümle baştan sona yanlış. Mezhepler teşekkül etmeden önce müctehidler kendi mezhebinde idi, mukallidler ise yakınlarındaki müctehidlere sual sorarak amel ederlerdi. «Hak mezhep mensuplarının ekserisi Ehl-i sünnetin iki imamına tâbi olmuşlar.» Ekserisi ne demek? Tamamı değil mi? Eğer tâbi olmayan tek kişi kalırsa o kişi mezhepsiz olmaz mı? İbni Teymiyye tâbi olmadı mezhepsiz oldu.

Sayfa 202 de Selefiyyenin metodunun Kur'ân metodu olduğu zikredilerek şöyle denilmektedir:

«Ashabın dini inancını aynen muhafaza etmek ve sonradan ortaya çıkan fikir ve bid'atlara iltifat etmemek vazgeçilmez bir prensiptir.»

Eş'ariyye ve Mâtüridiyye Kur'ân metodu değil mildir? Bunlar Eshâb-ı kiramın inancını muhafaza etmiyorlar mı? Bunlar sonradan çıkan fikir ve bid'atlere iltifat mı ettiler? "

Sayfa 203 de baklayı ağızlarından çıkarıyorlar. Sonraki Selefilerden bahsederken bunların kimliklerini de açıklıyorlar. Sonraki selefîler ne yapmışlar bakalım:

«Selef mezhebinin ve inançlarının doğruluğunu ispat için geniş izahlara girmişlerdir, İbni Kayyım Cevziyye gibi sonraki Selefîlerde bu hal açık olarak görülmektedir. Eski ve yeni Selefilerin hepsine birden EHLİ SÜNNET-İ HASSA adı verilir.»

İbni Teymiyye ve İbni Kayyımın nasıl bir mezhepsiz olduğunu daha önceki sayılarımızda vesikaları ile ispat etmiştik. Demek ki kendi ağızları ile söylüyorlar, selefîyye mezhebi İbni Teymiyyenin   mezhepsiz yolu imiş. Bir de bu mezhepsizlik yoluna Ehl-i sünnet-i hassa  diyorlar. Sayfa 133 de de uydurulan bu Ehl-i hassa'nın tarifi yapılıyor. «Sünnet üzere bulunan ehl-i tevhit» diye bitiriliyor. Bir de Ehl-i sünnet-i Amme varmış. Onun tarifi de şöyledir:

«Sünnet üzerinde itina ile durmayan, kuvvetli bir nas bulunmayan ve sahabe ve tabiinden açık bir ittifak bulunmayan mes'elelere dalan ehl-i tevhididir.»

Ehl-i sünnet-i amme denilenler kim? Kim olacak dört hak mezhep... İbni Teymiyye gibi mezhepsizler sünnet üzere hareket etmiş, dört hak mezhep mensupları ise sünnet üzerinde itina ile durmamış. Ehl-i sünnete yapılan bu büyük iftira karşısında acaba Ahmet Gürtaş niye susmuş ki?

Selefîyye mezhebinin tarif şekli Emekli Postacının tarifine çok uymaktadır. Postacı selefi olduğunu gizlememektedir. Acaba siz gizliyor musunuz? Biz sizi biliyoruz ama, şöyle açıkça konuşun herkes bilsin.

Bilindiği gibi bir ictihad muhakkak doğru olmayabilir. Dört hak mezhebin dördü de haktır, fakat dördü de doğru olamaz. Fakat mukallitler kendi mezheplerini hak ve doğru bilerek amel etmek mecburiyetindedirler. Bir mezhebdeki hükümlerin doğru olup olmadığını ancak Allahü teâlâ bilir. Hal böyle iken Uludağ ve Kavukçu çıkyor, kendi ifadelerine göre mezhepsiz İbni Teymiyyenin tabi olduğu selefîyye mezhebinin doğru olduğunu söylüyorlar. Sayfa 212 de şöyle bir başlık atmışlar.

BU MEZHEBİN DOĞRULUĞUNU İSPATLAYAN DELİLLER :

Hemen altında şöyle deniyor:

«Selefîyye mezhebinin en doğru, en emin ve en iyi bir mezhep olduğu evvelâ AKLİ, sonra SEMİ ve NAKLİ delillerle ispat edilmek istenmiştir.»

Sayfa 213 de iyice açık vererek diyorlar ki:

«Biz selef mezhebinin hak olduğunu iddia ediyoruz.»

Hemen aşağıda nakli delillerle bu mezhebin hak olduğu şöyle ispat (!) ediliyor:

«Müteşabih naslarin manasını araştırmak ve incelemek ve bunlara dair soru sormak bid'attir. Her bid'at fenadır. Bid'at fena olunca zıddı olan yerleşmış gelenek ve sünnet iyidir demek olur. Bu esasların kabulü Selef mezhebinin hak olduğu neticesini doğurur.»

Yani hak olan doğru olan Selefîyye mezhebidir. Bundan başkası ise bid'attir, yanlıştır. Dört hak mezhebe yapılan bu iftiralar karşısında yaygaracı niçin susuyor ki?

Ey Müslümanlar, haberiniz olsun, vehhabiliğin kamufle adı olan selefîlik hak ve doğru bir mezhepmiş gibi İmam-Hatip Liselerinde bile okutulmakta ve çocuklarımız zehirlenmektedir.

Şimdi de bu iki kafadarın VEHHABİLlK hakkındaki fikirlerini öğrenelim. Sayfa 214 de Abdülvehhab için özbeöz tabiri kullanılmaktadır, özbeöz Arap kelimesi acaba niçin kulllanılmaktadır? Aynı sayfada şöyle deniyor,:

«Vehhâbilik zuhur ettiği zaman Arabistanın içtimai şartları, İslamdan evvelki câhiliyye Araplarının içtimâi şartlarına benziyordu.»

Hiç câhiliyye Arapları ile müslüman olan Arapların içtimaî vaziyetleri birbirleriyle kıyas kabul eder mi? Acaba bu kıyastan maksat vehhâbiliği haklı gösterebilmek için bir yumuşatma hareketi midir?

Sayfa 215 de vehhabiliğin esasları anlatılırken şöyle deniyor:

“Vehhâbiler, Buhari ve Müslim'de rivayet edilen hadislere dayanarak sünnî ve şiî'ler tarafından hürmet edilen kimselerin kabirleri üzerine bir hâtıra olmak üzere inşa edilen san'at ve tarih bakımından büyük değer taşıyan türbe, mescit ve âbideleri yıkmışlar ve yerle bir etmişler.»

Bu cümle ile ne denmek isteniyor? İhtimalleri sıralıyalım:

1 - Buharî ve Müslim gibi sahih hadîslere istinaden böyle bir hareket yapıldığı için yerinde bir harekettir, yaşasın vehhâbiler.

2 - Her ne kadar sahih hadîsle sabit ise de böyle tarihi ve sanat değeri büyük olan eserleri yıkmak doğru değildir, kahrolsun vehhâbiler.

3 - Buharî ve Müslim'deki hadîslere itimat edilmeyeceği için vehhâbilerin bu hareketleri uygun değil

4 - Kütüb-i sittenin en meşhur iki hadîs kitabına riayet edilerek böyle hareket edilmesi vehhâbilerin dine bağlı olduklarını göstermesi bakımından ehemmiyete haizdir.

Başka bir ihtimal varsa bildirsinler. Hangi ihtimal çıkarılırsa çıkarılsın, yukarıdaki cümle dinimize aykırıdır. Yapılan hareket ya iyidir ya kötüdür. Dine uygunsa iyidir, değilse kötüdür. Tarih ve san'at değeri dinden üstün bir değer değildir.

Mes'elenin aslı şudur: Vehhâbiler (selefîler) nasları tevil etmezler. Hadîs-i şeriflerdeki maksad-ı nebeviyi bilmedikleri için dine aykırı olarak bunları yıkmışlardır. Fakat bu selefîlere göre vehhâbiler dine uygun hareket etmişlerse de san'at değeri büyük olan böyle eserleri yıkmaları uygun olmamıştır.

Aynı sayfada vehhâbiliğin esasları arasında BİD'AT ALEYHTARLIĞI zikrediliyor. İçtihadı hükümlerin ve İcma-i ümmetin bid'at olduğu için dini bir değeri olmadığı, ayrıca bunlar kahve, çay, tütün gibi şeylere bid'at ve haram dedikleri kaydedilerek deniliyor ki:

«Onlara göre İslâm, temiz bir menbadan berrak ve saf bir şekilde akan fakat başka çay, dere ve akarsularla birleştiği için bulanık hal alan bir suya benzer. İslâmı bu gibi bulanık ve pis sulardan temizlemek için tek çare suyun kaynağına çıkmak, yani DİNİ SAFVETİ ASLİYESİNE İRCA ETMEKTİR.» s. 216.

Onlara göre diye başlayan bu ifadeler iyi midir, kötü müdür? Elbette iyidir ve buna hiç bir müslüman itiraz edemez. Ama vehhâbiler bunu mu yapıyorlar? Vehhâbiliği bu şekilde övmekten maksat nedir? Vehhâbilerin dere çay gibi sözleri hak mezheplerdir. Hâşâ hak mezhepler dini kirletiyor diyorlar. Fakat Kavukçu ve Uludağ bu işi güzel gibi gösteriyorlar.

Nihayet vehhâbilerin özellikleri anlatılarak tenkid ediliyor, aşırılıkları da kötülenerek ÎCMA-I ÜMMET'ten ayrıldıkları söyleniyor. Bu ümmetin dalâlet üzerinde icma etmiyeceği hadîs-i şerifle sabit olduğuna göre vehhâbiler Uludağ ve Kavukçu'nun ifadelerine göre de dalâlete yuvarlanmışlardır. Yani Ehli sünnetten ayrılmışlardır. Acaba bu iki kafadarın sözlerindeki samimiyet derecesi nedir? Gerçekten onları dalâlete yuvarlanmış, Ehl-i sünnetten ayrılmış olarak biliyorlarsa, bu sapıklara Ehl-i sünnet diyen kimseleri de tenkid etmeleri gerekir. Meselâ aynı kafadaki Hayrettin Karaman'ı vehhâbiliğe sünnî mezhep dediği için tenkid etmeleri gerekmez mi? Emekli Postacı da bu sapıklara sünnî mezhep demişti. Uludağ NESİL Dergisinde yazı yazıyor. Samimî olduğunu ispat için Karaman ve Postacıyı bu açıdan olsun tenkid etmelidir.

Vehhâbilerin aşırı hareketlerinden sonra yumuşadıklarını yazıyorlar. Diyorlar ki:

«Bugün vehhâbi mezhebinin hâkim olduğu Suudi Arabistan'da motorlu vasıtalardan istifade edilmekte, radyo ve televizyon tesisleri kurulmuş bulunmakta, sinema gibi eğlence yerlerinin faaliyet göstermesine müsaade edilmekte, bankalar açılmakta, kızlar okullara devam etmekte ve kız öğretmen okulları tedrisat yapmaktadır.»s. 217:

Yumuşamanın ne olduğu görüldü. Dine aykırı bu hareketler yumuşama mıdır, yoksa dinimizden taviz midir? Dinden uzaklaşma mıdır? Bu kötü hareketleri yumuşama olarak vasıflandırmaktan maksat nedir ki?

Son olarak bu sapık akımın tesirleri anlatılarak deniyor ki:

«Şevkânî üzerinde de vehhâbiliğin tesirleri görülür. M. Abduh Mısır'da vehhâbiliğin münevver ve kültürlü bir temsilcisi sayılabilir.» s, 218

Vehhâbi dedikleri mason Abduh acaba niçin münevver ve kültürlü diye övülür? Vehhâbi olan bir kimsenin münevverliği nereden gelir ki? Madem bu mason Abduh vehhâbi, ne diye fikirdaşınız Hayrettin Karaman onu mutlak müctehid diye övmektedir? Siz ne diye Bay Karaman'ı ikaz etmiyorsunuz? Sizin vazifeniz değil, ikaz etmezsiniz. Fakat Konya'da Ahmet Gürtaş var, mezhepsizlik mevzuunda kitap yazmıştır. O ne diye Karaman'ı bu husus için olsun tenkid etmemiştir? Hal böyle iken, Ahmet Gürtaş işgüzarlık ederek mason Abduh'a vehhâbi diyen D. Ali Kayapınar hocayı niçin tenkid etmiştir?

Uludağ ve Kavukçu sayesinde mezhepsiz Şevkani'nin aynı zamanda vehhâbi fikirli bir selefi olduğunu da öğrenmiş olduk. S. 76'da ise Şevkani, Zeydiler arasında çıkan serbest düşünceli bir âlim olarak tanıtılmaktadır. Serbest düşünce demek ne demektir? Yani hiç bir hak mezhebe bağlanmamış, aklı nasıl erdiyse öyle düşünmüş, yani mezhepsiz bir kimse demek midir? Bu mezhepsiz Zeydî'ye Ehl-i sünnetin Mutlak Müctehidi diyen Hayrettin Karaman acaba niçin tenkid edilmez? Bu soru Ahmet Gürtaş'a sorulmaktadır.

Sayfa 45'de İmâm-ı Gazali hazretleri şöyle övülmektedir:

«Bu eseriyle Gazâli'nin, felsefenin belini bir daha doğrultamayacak bir şekilde kırdığına hükmedildi ve kendisine Hadim ül-Felasife (felsefeyi yıkan) unvanı verildi.»

Hemen aşağıda ise şöyle denilmektedir:

«İbn-i Rüşt, bu eserde aklî ve mantıkî delilleri büyük bir maharet ve dirayetle kullanarak Gazâli'yi tenkid etti ve Gazâli'nin tenkidlerinin yersiz, mânâsız ve saçma olduğunu ileri sürdü. Böylece Gazâli'nin felsefeye indirdiği darbeyi İbn-i Rüşt, Gazâli'ye indirmiş oldu. Bu fikir kavgasında gerçek galip Gazali midir, yoksa İbn-i Rüşt mü? Bu cihet hâlâ tartışma konusudur.» s. 45

Hemen aşağıda İmâm-ı Gazâli'nin felsefenin yirmi mes'elede dine aykırı olduğunu ispat ettiği, bunlardan üç mes'elede filozofları kâfir saydığı bildirilmektedir. Filozofların tekfirini gerektiren üç mes'ele şuymuş: (Felsefe diyormuş ki:)

1 - Âlem, Allah gibi ezelî ve kadimdir.

2 - Allah cüz'i olan şeyleri bilmez.

3 - Cismani ve bedenî bir haşr yoktur. (Âhirette dirilme yoktur.) s. 46

Aynı sayfada Uludağ ve Kavukçu, İmam-ı Gazâli'nin bu üç görüşten dolayı Farabî ve İbni Sina gibi filozofları kâfir saydığıı bildirmektedirler.

Biz de bu iki kafadara tarafsızlığı veya yansızlığı veya serbest düşünceyi bırakıp da bu üç fikrin küfür olup olmadığını soruyoruz. Eğer küfür diye cevap verirseniz, İmâm-ı Gazâli'nin, zihniyetine kâfir dediği İbni Rüşt'ü acaba galip sayabilir misiniz? Acaba o zaman hâlâ tartışma konusu vardır diyebilir misiniz? Hiç hak ile bâtıl tartışma konusu olabilir mi? Müslümana göre İmam-ı Gazali haklıdır, kâfirlere ve mezhepsizlere göre de İbni Rüşt haklıdır. Bunun tartışma neresindedir? Talebelerin kafalarını karıştırmaktan maksat nedir?

Kitabın çeşitli yerlerinde İslâm filozofları tabiri kullanılmaktadır. Filozof kâfir demek anlamına geldiğine göre İslâm kâfiri ne demektir? Aynı şekilde İslâm Felsefesi tabiri nasıl kullanılır? Aynı şekilde kitabın çeşitli yerlerinde İslâm düşüncesi tabiri kullanılmaktadır. (S. 56) Düşünce insan mahsulüdür. İslâm ise ilâhîdir.

İslam felsefesi demek gibi İslâm düşüncesi demek de küfür değil midir?

Sayfa 136'da MÜTEAHHİRİN KELÂMCILAR denilerek İmam-ı Gazali, İmam-ı Razi, Seyfuddin el-Amidi, Beyzavi gibi Ehl-i sünnet âlimleri sayıldıktan sonra şöyle bir hükme varılıyor:

«Müteahirinin ilm-i kelâmı bid'at fırkalarını yıkmışsa da, Selefîyye mezhebinin yayılmasını da önlemiştir. İbni Teymiyye ve talebesi İbn-ül Kayyım el-Cezvî gibi zatlar selefîyye mezhebini ihyaya çalışmışlarsa da muvaffak olamamışlardır.» S. 136.

Ne diye İmam-ı Gazali ve İmam-ı Razi gibi Ehl-i sünnetin büyükleri iki kafadara göre tek doğru olan Selefîyye mezhebinin yayılmasını önlerler ki? Eğer Selefîyye bunların dediği gibi doğru ve hak bir mezhep ise hâşâ İmam-ı Gazali gibi büyükler dine en büyük darbeyi indirmiş kimselerdir. Tek doğru mezhebin yayılmasını önlemek dinsizlik değil midir? Halbuki selefîyye isimli sapıklığı yıkan âlimler Ehl-i sünnetin büyükleridir. Mezhepsiz Mevdudî gibi selefi fikirli reformcuların İmam-ı Gazâli'ye olan düşmanlıklarının gerçek sebebi böylece anlaşılmaktadır. İmam-ı Gazali gibiler selefîyye sapıklığını batırmaya çalışıyorlar, İbni Teymiyye gibi mezhepsizler ise ihyaya gayret ediyorlar. Selefîyyenin doğruluğu (!) buradan da anlaşılıyor?

Nesil Dergisine yazı yazan bütün selefîleri sıra geldikçe böylece teşhir etmeye devam etmek istiyoruz. Bugüne kadar hiç bir selefi cevap vermemiştir. Eğer Uludağ ve Kavukçu bu selefî fikirlerinden dönmüşlerse veya herhangi bir tevilleri varsa bildirirlerse memnuniyetle neşrederiz.

Son olarak Kelâm Dersleri kitabındaki Sunusilik hakkındaki yazıdan birkaç satır alalım. Sayfa 218'de Sunusilik hakkında şöyle deniyor.

«Sunusî, ibadet ve taata düşkün, abid, zahid ve takva sahibi bir zat idi.» S. 218

Sunusî'nin oğlu hakkında ise şöyle deniyor:

«Yetiştirdiği mürit ve propagandacılarla Sunusîliği ve dolayısıyle müslümanlığı Kuzey Afrika'ya yaymağa çalıştı.» S. 218

Hemen aşağıda Sunusîliğin inançları bakımından kahve ve tütünü haram sayma gibi hususlarda vehhâbilere benzediği kaydedilmektedir. Sunusîlikten bir mezhep olarak bahsedilmektedir. Sunusîlik acaba hak ve doğru bir mezhep midir?

Aklı olan herkes doğru ve hak olana tâbi olması lâzımdır. Hak ve doğruyu bırakmak ise ahmaklıktır. O halde iki kafadara soruyoruz, hangi mezheptensiniz? Hak ve doğru bildiğiniz selefîyye mezhebinden mi? Evet demek mecburiyetindesiniz, zira hak ve doğru bildiğiniz bir yola girmeyene ne denir? Hayrettin Karaman «Maturidi ve Hanefiyim» dedi. Siz de mi böyle diyeceksiniz? O zaman size demez miyiz, siz samimî iseniz niye doğru bildiğiniz yoldan yürümüyorsunuz? diye. Emekli Postacı gibi «Selefîyye mezhebindeniz» derseniz o zaman mes'ele kalmaz. Cevap bekliyoruz.