ULUDAĞ'IN CEVABI
KELÂM İLMÎ VE İTİKADİ MEZHEPLER
Bizi iman sahibi bir müslüman olarak yaratan tevhid akidesini Kur'ân-ı kerim ve Muhammed (s.a.v.) in sevgisini gönlümüzde yerleştiren bunlara tâbi olma özlem ve iradesini bahşeden Mevlâmıza hamd olsun.
Rabbından aldığı vahyi olduğu gibi ümmetine tebliğ eden, mübarek söz, fiil, hal ve tavırlarıyla Yaradanımızın yüce buyruklarını, herkesin anlayacağı şekilde açık bir biçimde izah eden, bu fâni âlemden ayrılırken: «Size iki şey bırakıyorum, biri Kur'an diğeri Hadîs. Bu iki esasa sıkı bir şekilde sarıldığınız takdirde, hiç bir zaman sapıklığa düşmezsiniz.» diyerek ümmetini irşad eden Kâinatın Efendisine salât ve selâm olsun. Habib-i Kibriya tarafından itmam ve ikmal edilen ilâhî tebligatı eksiksiz bir şekilde kendinden sonraki nesle ileten Onun âl ve Eshabından da Hak teâlâ razı olsun. Âyet ve Hadîsten gerektiğinde yeni dinî hükümlerin nasıl çıkarılacağını örnekler halinde bize gösteren büyük müctehidlere ve mezhep sahibi imamlara Rabbımız bol bol rahmet ihsan eylesin, bizi o büyüklerin yolundan ve izinden ayırmasın.
Millî FİKİR dergisinde hakkımızda bir yazı neşrederek bizi cevap vermeye davet ettiğiniz için «Müslümanın müslüman tarafından yapılan davete icabet etmesi gerekir» kaidesine uyarak bu yazıyı kaleme aldık. Ümit ederiz yazımızı eksiksiz bir şekilde neşredersiniz. Böylece «Cevap bekliyoruz fikirlerinizi memnuniyetle neşrederiz» şeklinde vaadınıza dinî ve ahlâkî manada sadakat göstermiş olursunuz.
Önce şu hususu belirtmek isteriz: Bizimle ilgili yazınız ilmî ölçülere uygun bir tenkid olsaydı, buna çok memnun kalacaktık. Fakat bizi «Mezhepsiz, tufeyli, vehhâbî, İslâm âlimlerini kötüleyen, çocukları zehirleyen, sapık, bid'atçı, yalancı, iftiracı... ilh» şeklinde takdim ve tarif etmeniz herhalde bir tenkid değildir. Buna yerme, kötüleme Kınama, karalama ve suçlama demekten başka bir isim vermek mümkün değildir.
Bir müslümanın diğer bir müslümanı karalaması, kötülemesi ve ağır bir dille suçlaması, açıkça gıybetini yaparak incitmesi, hem de bu gibi şeylerin İslâm adına yapılması en azından üzücü ve gönül kırıcıdır. Bizi tenkid etmeniz için hiç bir zaman kabul etmediğimiz mezhepsiz, vehhâbi... gibi suçlamaları yapmanız şart mı idi? Kusurlarımız bile olsa bunları örtmeniz gerekmez miydi? Hiç olmazsa derginizde çıkarmaya karar verdiğiniz yazının bir kopyesini bize gönderir: «Sizin hakkınızda böyle düşünüyoruz, bunları kabul ediyor musunuz? Şayet reddediyorsanız cevabî yazınızı gönderin, ikisini birlikte dergimizde neşredelim.» diyebilirdiniz. Böyle davranmanız îslâmî ölçülere daha uygun düşerdi. Müslümanları irşad davası ile neşriyat yapan bir dergiye yaraşan bu olurdu. İyi niyetli kişilere de bu yakışırdı. Bu cevabı aldıktan sonra neşretmeyip «Suçladık fakat cevap veremediler», iddiasıyla ortaya çıkacağınıza hüsnü zannı esas alarak inanmak istemiyoruz. Dergide aleyhimizde o kadar çok suçlamalar var ki hangisine cevap vereceğimizi bilemiyoruz. Yalnız ithamlara temel konu olarak gördüğümüz Selef Mezhebi mes'elesi üzerinde durmakla yetinmek istiyoruz. Zaten yazınızın ilk kelimesi de Selefî tabiridir. Burada verdiğimiz bilgileri dikkat ve insafla değerlendiren okuyucuların, vicdanî kanâatlarına şimdiden rıza gösteriyor ve verecekleri hükümlere teslim oluyoruz.
1 - Derginizde aynen şöyle diyorsunuz: «Hiç bir Ehl-i sünnet kitabında Selef mezhebi diye bir şey yoktur, selef vardır, Selef mezhebi diye bir şey yoktur.»
Biz diyoruz ki bu tamamen asılsız bir iddiadır. Hiç bir temele dayanmayan bir iddianın kaynağı bilgisizlikten gelen cesarettir. Bu bilgisizlik olmasaydı, hiç şüphe etmiyorum ki derginizde bu nevi ağır suçlamalar yer almazdı. Kelâm Dersleri isimli kitabımızı, bizi karalamak ve kötülemek için değil de, tenkid ve istifade etmek ve bu konuda başkalarına da faydalı olmak için okusaydınız, bu bile bu konudaki bilgi eksikliğinizi gidermeğe yeterdi. Fakat peşin fikirler ve sabit kanaatlar yeni şeyler öğrenmeğe engel olan aşılması güç barajlardır.
Şu hususun bilhassa dikkate alınmasını okuyucudan önemle rica ediyoruz. Bizim üzerinde durduğumuz konu İtikadî ve Kelâmî mezhepleridir. Hanefî, Hanbelî, Şafiî ve Malikî gibi amelî ve fıkhî mezhepler değildir. Dergide bu iki nevi mezhep bilerek veya bilmeyerek yekdiğerine karıştırılmıştır. Selefiye mezhebinin hak oluşundan, dört hak mezhebin bâtıl ve bid'at olması lâzım geleceği gibi akıl ve ilim dışı bir netice çıkarılmıştır. Eş'ari mezhebi haktır demek Hanefî mezhebi hâşâ bid'attir manasına mı gelir? Selefîyye için de durum aynıdır.
2- Dergide diyorsunuz ki: «iyice açık vererek diyorlar ki: Biz selef mezhebinin hak olduğunu iddia ediyoruz.». .
3 - Yine derginizde: «Selef mezhebinin hak olmasının delili bunun zıddının bid'at olmasıdır, bid'at dalâlettir...» diyorsunuz. Bunu bize atfediyorsunuz.
4 - Yine derginizde Gazâli'den: Gazali hazretleri bahsedilmektedir. Demek ki bizce büyük bir âlim Gazali, sizce de makbul ve muteber bir sünnî âlimi. Yine derginizde Selefîyye isimli sapıklığı yıkan âlimler Ehl-i Sünnetin büyükleridir.» «İmam-ı Gazali gibiler Selefîyye sapıklığını batırmaya çalışıyorlar...» gibi ifadeler vardır.
I. İddianıza cevap: Gazali (ölüm H. 505) İlcamü'l-avam an ilm'il-kelâm isimli eserinde aynen şöyle der: “İkinci konu Selef mezhebinin hak bir mezhep olduğunu delille isbat etmeye dairdir.» Belki bu manayı bizim ifademizden ziyade Gazâli'nin kendi sözünden daha iyi çıkarırsınız, diye orjinal metni aynen veriyorum: «El-ba büssâni: fi ikametil-burhan âlâ enne'l-hak mezhebü-sselef............»
Bütün Ehl-i sünnet uleması tarafından muteber bir akaid kitabı olarak kabul edilen Taftazani'nin Şerhü akaid'de «En salim yol, selef yoludur.» ifadesi vardır.
Şimdi ben size soruyorum. Selef mezhebi var mıdır yok mudur? Varsa bu mezhep yeni mi çıkmıştır veya H. 727 de vefat eden İbni Teymiyye tarafından mı çıkarılmıştır? Ondan iki asır kadar evvel yaşamış olan Gazali ve hattâ ondan çok daha evvel, Eş'arî ve Mâturidi mezheplerinden bile önce Selefîyye mezhebi hak mezhep olarak ortada yok mu idi?
II. iddianıza cevap: Gazali yukarıdaki eserinde biz mezhebinin hak olduğunu iddia ediyoruz veya iddia ettik) diyor. Daha iyi anlayasınız diye Hüccetü'l-İslam Gazâli'nin ifadesini aynen verelim. «İdd'eynâ enne'l hak hüve mezhebü's-selef»
Şimdi soruyoruz Gazâli'nin sözünü aynen naklettiğimiz için mi iyice açık vermiş olduk? Bu sözü Gazali söyleyince ona Hazret dersiniz biz ondan nakledilince Mezhepsiz oluruz demek ha? İnsaf ve izin sahibi olanlar buna ne derler acaba?
III. İddianıza cevap: «Selef mezhebinin hak oluşunun delili» diye başlayarak yukarıdaki cümlenin Gazâli'ye ait ifadesi de şöyle «ed-delil âlâ enne'l hak mezhebü's-selef, enne nakizehü bid'atün» bu ifadeyi kitabımıza almamız «Dört mezhebe yapılan iftira» oluyor. Bu sözü söylemek gerçekten dört mezhebe iftira oluyorsa -ki asla ve kat’a böyle bir şey bahis konusu değildir.- Bu iftirayı biz mi yoksa Gazali mi yapmış oluyor? Kaldıki biz hiç bir zaman amel mezheplerinden bahsetmedik. Selefîye mezhebinin doğru olmasından, hak olan dört mezhebin yanlış veya bid'at olması kat'iyyen gerekmez. Zira biri itikadı, diğeri amelî bir mezheptir. Ayrıca mezhep sahibi imamların her biri itikad bakımından selef mezhebinde olan ve bu mezhebin hararetli taraftarlığını yapan saygı değer zatlardı.
IV. İddianıza cevap : Gazali hiç bir zaman selef mezhebini batırmaya çalışmamıştır. Aksine onu ihya etmek için çalışmış ve el-ilcamül-avam isimli eserini bu maksat için yazmıştır. «Selef mezhebi gıda gibidir, herkesin buna ihtiyacı vardır. Kelâm ilmi deva gibidir, sadece hastalığa yakalananlar buna muhtaç olur» diyen O büyük imamdır.
Hak olan bir mezhebin bir yerde yayılması, hak olan diğer mezhebin aynı yerde yayılmasına engel olursa, bu durum iki mezhepten birinin bid'at olduğu manasına gelmez. Misal: Kuzey Afrika memleketlerinde Maliki mezhebinin yayılması, Hanefî mezhebinin buralarda, Anadoluda Hanefî mezhebinin yayılması maliki mezhebinin burada yayılmasına mani oldu, denirse, yanlış bir şey mi söylemiş olur? Ehl-i sünnet kelâmının yayılmasının, selef mezhebinin yayılmasına engel olması da böyledir. «Bir mezhepteki hükümlerin doğru olduğunu ancak Allahü teâlâ bilir.» buyuruyorsunuz. Peki Eş'ari ve Maturidi mezhebindeki hükümlerin doğru, Selefîyye mezhebindeki hükümlerin yanlış olduğunu siz nereden biliyorsunuz?
Görülüyor ki Selefîye mezhebinin en doğru ve en emin yol olduğunu söyleyen biz değil, H. 505 de vefat eden Gazâli'dir. Biz kitabınıızdaki Selefîye mezhebini anlatırken sadece Ehl-i sünnet; alimlerinden özellikle Gazâli'den nakiller yaptık, kendiliğimizden hiç bir şey söylemedik.
«İmam Gazâlî'nin kâfir dediği İbn Rüşd...» diye bir cümleniz var. Gazâlî İbn Rüşd'e nasıl kâfir diyebilir ki, İbn Rüşd Gazâlî'nin vefatından tam onbeş sene sonra doğmuştur. Fikir tarihi konusunda konuşmak kolay bir şey değildir. Sussanız çok daha iyi etmiş olursunuz.
Tabakat'üş-Şafiyye (C. I. S. 66 Beyrut tarihsiz) de Sübki şöyle der: «İmam Safî, Malik, Ahmed, Buharî ve mütekaddimin ve müteahhirinden bir takım ve zümreler selef mezhebinde gitmişlerdir.»
Tekrar soruyorum Selefiye mezhebi son bir veya iki 5-6 asır içinde mi icad edildi, yoksa bu mezhep dört hak mezhep sahibinin mezhebi midir? Bu nevi delillerin haddi ve hesabı yokken «Selef-i salihin vardır, ama selef mezhebi yoktur» şeklindeki ilim ve akıl dışı iddianız için 5-6 asır evveline ait vesikalar gösterebilir misiniz? (*)
(*) Millî FİKİR'in notu: Bu sayıda sayısız vesika gösterdik, derhal tövbe etmenizi bekliyoruz.
Ehl-i sünnetin inancı şudur: İtikad konularında Ehl-i sünnet ve Ehl-i hak olmak üzere üç mezhep vardır:
a) Selefiye mezhebi,
b) Eş'ariye mezhebi,
c) Maturidiye mezhebi,
Bir kimse bunlardan hangi mezhebi benimserse benimsesin ki bu konuda hür ve muhtardır hak yolda olur. Selefiyye mezhebinde olmak en az Eş'ari mezhebinde olmak kadar şerefli bir intisaptır. Selefiye mezhebine -ama hakiki manasiyle mensup olmak saliklerine sadece şeref verir. Biz Gazâlî kadar ileri giderek «En doğru yol selef yoludur» demiyoruz. Ama Selefiye mezhebi de Eş'ari mezhebi kadar doğrudur diyoruz, İşte bizim inancımız budur. Var mıdır bunun gizli kapalı yanı?
En az 5-6 asır evvel yazılmış olan Ehl-i sünnet âlimlerinin eserlerine dayanarak Selefiye mezhebinin sapık bir mezhep olduğunu bize ispat ederseniz, şimdiden size minnettar kalırız. Son asırdaki çoğu derme çatma olan kitapları önümüze delil diye çıkarmayın.
Vehhâbiler, Kütüb-i sittede rivayet edilen hadîslere dayanarak türbeleri yıkmışlardır, dedik. Bununla Vehhâbilerin davranışlarının zahiren doğru gibi göründüğünü fakat aslında hatalı ve isabetsiz olduğunu anlatmaya çalıştık.
Şimdi yine soruyorum. Kütüb-i sittede bu manâyı ifade eden hadîsler var mıdır, yok mudur? Bütün muteber Hanefî fıkıh kitaplarının Kitabü'l Kerahiyye bölümünde kabir üzerine yüksek binalar yapmak mekruh sayılmıyor mu? Bu konuda iki makalemiz için Nesil'e bakınız.
Kabir üzerine onbinlerce ve yüzbinlerce lira harcanarak bina yapılmasını İslâma uygun bulmuyorum. Ama ecdadımızdan bize yadigâr olarak kalan, san'at, tarih ve medeniyet bakımından değeri olan türbelerin yıkılmasını ve yok edilmesini sakıncalı ve zararlı buluyorum. Büyük İslâm Medeniyetinden bize miras kalan bu nevi türbelerin yıkılmasını bir yana İslâm öncesi Anadoluda kurulan medeniyetlerden kalan tarihî eserlerin bile imha edilmesini «Yer yüzünde gezin ve sizden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğunu görün» (Rum 42) mealindeki âyetlere uygun bulmuyorum. İslâm öncesi din mensuplarının bıraktığı eserler yok edilse, onlardan ibret ve ders alma imkânı olur mu? Eski eser bulunmayan boş bir arazide dolaşmanın âyetlerin istediği faydayı temin etmeyeceği aşikâr değil midir?
Yunan gâvuru da işgal ettiği yerlerdeki cami ve İslâm mabetlerini yıkmış ve yakmıştı. Camilere dokunmayıp sadece mezar üzerindeki binaları yıkan Vehhâbiler onlarla bir tutulur mu? Elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin: Bugün gerek Arabistan'da gerekse başka yerlerde inşa edilen camilere Yunan kâfiri bir tek kuruş vermezken, bu iş için milyonlar harcayan Vehhâbiler ve Suudiler onlarla nasıl bir tutulur? Ankara'daki Kocatepe camiine Suudilerin milyonlar verdiklerini siz unutsanız bile kamuoyu hatırlayacaktır. Demek istiyoruz ki Vehhâbiler türbeleri yıkmada ve diğer bazı konularda her ne kadar hatalı ve zararlı bir yol tutmuşlarsa da, bunları İslâm mabetlerini yıkan ve yok eden Yunan gavuru gibi görmemek gerekir. Zira Vehhâbiler müslümandırlar, çünkü Ehl-i kıbledirler. Böyledirler diye onların zihniyetinden uzak durmamak gerekmez.
Vehhâbilerin bugün eski sert ve katı tutumlarını aynen devam ettirdikleri söylenebilir mi? Bir yumuşamanın mevcudiyeti muhakkaktır. Ama bu yumuşama bazı noktalarda müsbet, diğer bazı noktalarda menfîdir. Televizyonlarında gösterdikleri Amerikan filimleri elbetteki bir yumuşamanın sonucudur ama bu makbul bir şey değildir.
Şevkani serbest fikirli bir âlimdir, dedik. Bununla şunu anlattık. Serbest fikirli olduğu için eski mezhebi olan Zeydiyeyi bırakarak selef yolunu tuttu. Bir kimseyi bid'at mezhebinden uzaklaştırarak selef yoluna sevk eden bir düşünce tarzı iyi midir, kötü müdür? Hükmü siz verin.
Sırası gelmişken söyleyeyim: A. Davudoğlu Hocamızın «Sübülü's-selâm» isimli eserini «Selâmet yolları» adıyla Türkçeye tercüme ettiği Emir San'anî (ölüm 1968) in durumu da aynen Şevkanî gibidir. Bu eserin Arapça önsözünde müellifin taklide karşı, ictihad ve teceddüt taraftarı bir Selefi olduğu en açık şekilde yazılmıştır. Ayrıca hiç bir mezhebe de bağlı olmadığı belirtilmektedir. Birçok âlimleri ve mütercimleri, mezhepsiz diye teşhir ederken bu konu üzerinde durmamanızın sebebini anlamak oldukça zor geliyor bize.
Bizimle başkaları arasında irtibat aramak ve münasebet kurmak gayretleri de nafile. Herkes kendi fikrinden ve hareketinden sorumludur. Biz düşünür ve yazarken başkalarından emir almayız. Yaptıklarımızın hesabını Mahkeme-i Kübrada vereceğiz. İnşaallah Allah bizi mahcup etmez. Şu fani âlemde de din kardeşlerimize fikir ve hareket tarzımızı her vesile ile izah etmeyi görev biliyoruz. Galiba bu konuda kendinize benzeterek başkalarından emir alarak yazdığımıza hükmediyorsunuz.
Derginizde delil diye (s. 9) «Ehl-i bid'at, Ehl-i küfürden daha tehlikelidir» şeklinde aslî kaynağını zikretmeden bir söz ileri sürüyorsunuz. Ehl-i bid'at iki nevidir: Şia, Mutezile ve Haricîler bid'at ehlidir. Ancak bu mezheplerin bazı kolları, mü'min, muslim ve muvahhid sayıldığı bundan dolayı ehl-i kıble deyiminin şümulüne girdiği halde, diğer bazı kollarının İslâmiyetle alâkaları yoktur. Misal:
a) Şia'dan Zeydiye ve Caferiye Ehl-i kıble olarak kabul edilir.
b) Şia'dan olduklarını iddia eden Müellihe ve Gurabiye ne müslüman sayılır, ne de Ehl-i kıble, Ehl-i sünnetin bu konudaki inancı şudur: «Bid'at mezhebinden bile olsa ehl-i kıbleden olan bir şahsa kâfir denemez. «Bizim inancımız da budur. Şimdi burada:
a) Zeydiye, Vehhâbîye ve Caferiye-ki bunların hepsi de imanın altı, İslâmın 5 şartını kabul ederler - kâfirlerden daha kötü ve daha tehlikelidir.
b) Bahis konusu üç mezhep kâfirler kadar tehlikeli ve zararlıdır.
c) Kâfirler bunlardan çok daha tehlikeli ve zararlıdır, denmiş olsun. Burada sıralanan a) ve b) şıkları Ehl-i sünnetin akidesine yüzde yüz zıttır. Hiç bir sünnî böyle bir inanca sahip olamaz. Meğer ki, esas itibariyle çok yüksek seviyede kurulan, Turuk-i âliyyenin çok pes ve pek dûn bir seviyeden temsilciliklerini yapan müteşaih zatlar tarafından basiret gözleri körleştirilmiş olsun!
c) Şıkkı ehl-i kıble tekfir edilemez, diyen ehl-i sünnetin görüşüdür, ve biz bu inanca bağlıyız. Bunun aksini ifade eden tek bir sözü muteber akaid kitaplarından nakledin onu kabul edelim. Mutezile olmasına rağmen Zemahşeriye kâfir diyen bir tek Ehl-i sünnet âlimi gösteremezsiniz.
Bütün kin, gayz ve düşmanlıklarına rağmen, Kur'ân'ın ahkâmına uyarak Hıristiyanların, Müslümanlara yahudilerden daha yakın olduklarına inanmak mecburiyetinde olan bir müslüman çıkar da «Vehhâbîler bid'atçıdır, Ehl-i bid'at ise kâfirlerden daha tehlikelidir.» diyemez, böyle düşünemez ve hatta bunu aklının kenarından bile geçiremez. (*)
(*) Milli FlKİR'in notu: Eh-l bid'atın kâfirlerden daha zararlı olduğu, Uludağ'ın da büyük bildiği Ehl-i sünnet âlimlerinden vesika gösterilerek ispatlanmıştır.
Soruyorum sizlere: Vehhâbîler ve Suudiler, Güney Yemen Demokratik (komünist) halk cumhuriyetinden veya Yunan kâfirinden daha mı tehlikelidir? Veya en az onlar kadar mı tehlikelidirler? Eğer bana «evet» derseniz yüreğimizin derinliklerinden acı acı kopup gelen: Ah, ah çok yazık!» demekten başka cevap veremeyeceğiz. Bizi mazur görün.
Anlayamadığım bir şey de şu: Memleketimizde en büyük ve en ciddî tehlike beynelmilelci komünizm, kapitalizm, emperyalizm, masonluk ve misyonerliktir. Bakıyorum da onaltı sayfalık derginizin tamamına yakın kısmını mezhepsiz adını verdiğiniz S. Kutup, Y. Kardavi, Mevdudi... ilh gibi kimseleri karalamaya ve kötülemeye ayırıyorsunuz. Derginizin çoğunu yukarıda belirttiğim tehlikenin reddine ayırsanız da -mutlaka mezhepsizlikten de bahsetmeniz gerekiyorsa-bu konulara biraz aha az yer ayırsanız ne kaybedersiniz?» Ama olmaz ki, mezhepsizler öbürlerinden çok daha tehlikeli ve zararlıdır» diyeceksiniz. Başka bir cevabınız varsa söyleyin.
Şu konuyu önemle belirtmek isterim: Ehl-i bid'at sayılan mezheplerin akidelerinde hatalar vardır. Bu nevi hatalardan korunmak ve başkalarını da korumak icap eder. Lâkin bu hatalar, onlara kâfir denecek ölçüde değildir. Kendilerini müslüman olmaktan çıkarmaz.
Bir kimse veya bir mezhep ya müslümandır veya kâfirdir. Müslüman ise kâfir değildir, kâfir ise müslüman değildir, iman ile küfür arasında üçüncü bir mertebe yoktur. Ehl-i sünnet akidesi budur. «Vardır» derseniz-ki diyebilirsiniz ve bunu demek sizi kâfir yapmaz- o takdirde Mutezile mezhebinin bir inancını, iki menzile arasında bir menzile kabul etme akidesini kabul etmiş olursunuz.
Zeydiler, Vehhâbiler ve Ca'ferîler kâfir olmadıklarına göre mü'min ve müslimdirler. Zira ehl-i kıbledirler. «Bunlar kâfirlerden daha tehlikelidirler «veya» kâfirler kadar tehlikelidirler» derseniz. Hak teâlânın «Biz müslümanları mücrimler gibi kılar mıyız hiç? (Kalem 35) hitabının muhatabı sayılmaz mısınız?
Buharî ve Müslim'in: Bir kimse diğer bir kimseye kâfir der de, o kimse hakikaten kâfir olmaz ise, suçlamayı yapan şahıs kâfir olur.» şeklinde Server-i Enbiya'dan naklettikleri hadîsi her müslümanın kulağına küpe yapması gerekir. Tekfir, icabında geri tepen ve sahibini mahveden tehlikeli bir silâhtır. Hedefini bulmadığı için sert bir cisme çarpan ve sonra sekerek sahibini öldüren kurşuna benzer.
Benim inancım şudur: Ruh ve bedeni ile Beytullaha yönelerek namaz kılan hiç bir kimse kâfir değildir, müslümandır. Bir müslümanı sevmek, öbür müslüman için dini bir vazifedir. Onun için ehl-i kıbleyi pek severim. Müslümanlara karşı derin bir muhabbet ve bağlılık duygularıyla doluyum. Hep şu duayı okurum: «Rabbımız, müslümanlara karşı gönlümüzde nefret hisleri bulundurma (Haşr, 10) «Rabbim bana hakkı hak olarak göster ve ona tâbi olmayı, bâtılı bâtıl olarak göster ve ondan sakınmayı nasip eyle.»
Süleyman ULUDAĞ