YUNUS VEHBİ YAVUZ

Bir okuyucumuz «İSLÂMDA ZEKÂT MÜESSESESİ» isimli bir kitap göndermiş, galiz hatalı yerlerin altını çizmiş, kitabın zararlı olduğunu duyurmamızı istiyor.

Kitabın en büyük hatâsı, selefi metodla yazılmış olması, mezheplerüstü bir yol takip edilmesi ve mason Abduh gibi mezhepsizlerden nakil yapılması...

Kitabın ismi bile Ehl-i sünnet âlimlerinin ifadelerine uygun değil... Sanki sadece ZEKÂT dense kifayet etmemiş gibi... Selefi meşrepliler, mezheplerin hükümlerini İslâmiyet kabul etmedikleri için daima kitaplarına böyle isimler vermişlerdir. İslâmda faiz, İslâmda Oruç, İslâmda namaz, İslâmda şu...

Kitabın yazarı, Yunus Vehbi YAVUZ, Selefi Nesil dergisinin yazarlarından ve Bursa Y. İslâm Enstitüsü asistanlarından...

Daha önce kimliğini açığa çıkardığımız Bekir TOPALOGLU, kitaba önsöz mahiyetinde BİRKAÇ SÖZ yazmış, müslümanların geri kalış sebeplerini, Mısırlı mezhepsizler gibi, ictihad yapılmamasına bağlamış, kurtuluşu ise tekrar eski müctehidler gibi ictihad etmekte göstermiştir. İbni Teymiyye'den beri selefîlerin yazdıkları, savundukları aynı şey...

Topaloğlu, dünyanın vechesi değişip yepyeni bir hayat tarzı başladığı için sanki ehliyetleri varmış gibi, selef-i salihîn gibi istinbat, istihraç ve ictihadda bulunularak İslâmiyetin hayatiyetinin devam ettirileceğini yazmaktadır. (S. 9)

Dünyanın veçhesi değişip de hangi yeni hükümlere ihtiyaç olduğunu hiç bir selefi bugüne kadar söylememiştir. Hayat ilerlediyse namazı başka türlü mü kılacağız, zekâtı başka türlü mü vereceğiz? Orucu başka çeşit mi tutacağız? (Meselâ vehhâbîlere uyup da bir iki gün önce mi tutacağız? Ne yapacağız? Her selefinin ağzındaki söz, ictihad, ictihad... Önce ihtiyaç belirtilir, dört hak mezhebin birisinde o meselenin halledilmediği isbat edilir, ondan sonra çıkıp bu mes'ele nasıl halledilecek diye bir sual ortaya atılabilir? Bugüne kadar hiç bir selefi, hiç bir mezhepsiz dediğimiz şeyi yapmamış, karanlığa durmadan kurşun sıkmaktadırlar; Hayat ilerledi, ictihad lüzumludur.»

Topaloğlu, kitabın hususiyetlerini şöyle anlatmaktadır:

«Altın ve gümüş nisabı ile eşya nisabının mukayesesi, günümüzdeki para nisabı, günümüzdeki fıtra miktarı gibi asırlarca ihmal edilmiş, işlemeğe muhtaç mevzular üzerinde vukufla durulduğunu, eldeki imkânlar nisbetinde isabetli görünen neticelere ulaşıldığını özellikle kaydetmek isterim.» (S. 10)

İslâm âlimlerine bu ne tarz iftiradır? Bugüne kadar altın ve gümüşün nisabı ile tâbi malların nisabı bildirilmemiş mi? Fıtra miktarları tesbit edilmemiş mi?

Topaloğlu'nun bu kitaba önsöz yazmasını hayretle karşılamadık. Bir selefinin diğerini övmesi yadırganamaz. Ancak kitaba A. Fikri YAVUZ'un bir takdim yazısı yazmasını hayretle karşıladık. Çünkü A. Fikri Yavuz, Karaman gibi selefi bir kimseyi tenkid için bir risale yazmıştır. Mezhepsizliğe karşıdır. Acaba kitabı okumadan mı takdim yazısı yazdı diye de hüsnüzan edemiyoruz. Çünkü A. Fikri Yavuz şöyle demektedir:

«İslâmın malî ve iktisadî yönlerine ait prensipleri ihtiva etmekte, hikmet ve gayelerini açıklamakta ve zekâtla ilgili çeşitli dini görüşleri eleştirmektedir.» (S. 13)

Bazı hususların da Kitap ve Sünnete ait delillerle ortaya konduğu bildirilmektedir.

Acaba İslâm âlimleri Kitap ve Sünnetteki delilleri yazmamış da Yunus Vehbi Yavuz mu yazmış? Hayret etmemek imkânsız...

Dinî görüşleri eleştirmek ne demektir? Ya dört hak mezhebin hükümlerini beyan edip mezhepsizler gibi, bu görüş İslâmın ruhuna daha uygundur, bu görüş zayıftır, bu isabetlidir, gibi mezheplerin doğrusunu yanlışını ayırıcı hakem rolü oynayıcı bir yol tutmak veya mezhepli mezhepsiz ayırımı yapmadan hepsinin fikirlerini ortaya koyup aklınca hangisi doğru ise ona göre hüküm vermek... Üçüncü'bir ihtimal yoktur. Mezhepsizler daima ikinci yolu takip etmişlerdir. Birinci yolu takip etmek de mezhepsizliktir. 48. sayımızda orjinal vesikası vardır.

Bir kimse Mevdudî gibi imanın altı şartından beşine inansa, birisine inanmasa yine kâfirdir. Hattâ imanın altı esasına da inansa fakat vehhâbîler gibi «Allah göktedir» dese yine kâfir olur. Yine vehhâbîler gibi Allahü teâlâyı cisim olarak bilmek de küfürdür. Biri çıkıp da bu kimse imanın altı şartına inanmaktadır, buna nasıl kâfir denir? şeklinde bir iddiada bulunamaz.

Bir kitap bin tane Ehl-i sünnet âliminden nakil yapılarak yazılsa, bir tane de mezhepsizin fikri araya sıkıştırılsa bu kitap zehirdir. Bir damla zehirin bir bardak şerbeti zehirlediği gibi böyle kitaplar da insanları zehirleyicidir.

Yunus Vehbi Yavuz, kitabını bir veya dört hak mezhebe göre yazmamıştır. Bazı Ehl-i sünnet âlimlerinin yanı sıra birçok mezhepsizden de nâkiller yapmıştır. Meselâ selefî fikirli İbni Kudameden kırk kadar nakil yapmistir. Mezhepsizler kitabımızda zeydî bir mezhepsiz olduğunu ispatladığımız, taklidi haram sayan Şevkani'den otuz beş kadar nakil yapmıştır. Mezhepsizler kitabımızda mezhepsizliğini gösterdiğimiz Kardavi'den bile yirminin üstünde nakil yapmıştır. S. Sabık isimli bir mezhepsizden yirmi kadar nakil yapmıştır. Kimliğini açıkladığımız Ahmet Gürtaş da adı geçen mezhepsizin bir kitabını Türkçeye tercüme etmiştir. Sırası geldiğinde onu da ele alacağız inşaallah.

Teselsülün butlanına muhalif olmakla küfre düşen, Kur'ân-ı Kerîmi mahlûk sayan, düşük faizlere cevaz veren, mucizeleri inkâr eden ve mason bir kâfir olan mezhepsiz Abduh'dan en fazla nakil yapmıştır.

Felsefeci bir kâfir olan, İbni Rüşt'ten bile, onbeş kadar nakil yapmıştır.

Mezhepsiz Ebû Zehra'dan, mezhepsiz S. Kutup'tan, Mezhepsiz Elbani'den, mason Ömer Rıza Doğrul'dan, ünlü mezhepsiz Reşit Rıza'dan, dalâletlerini isbat ettiğimiz mezhepsiz İbni Teymiyye'den, mezhepsizlerin reklâmını yapan Hayrettin Karaman'dan, altın yüzük haram olduğu halde cevazına fetva veren İbni Teymiyyeci Kâmil Miras'tan, dört mezhebin dışında bulunan İbni Hazm'dan nakiller yapmıştır.

Mi'racı inkâr etmekle kalmayıp Peygamber aleyhisselâma yapmadığı iftirayı bırakmayan mösyö Hâmidullah'tan bile nakil yapmıştır. Daha bunun gibi İbni Teymiyyeci Mısırlı mezhepsizlerden de nakil yapmıştır.

Adı geçen mezhepsizlerin hezeyanlarını gösterip vesikalı şekilde ispat edebilmek için birkaç ciltlik kitap yazmak icap eder.

Mezhepsizlerden nakil yapmaktan daha tehlikelisi de muteber bir tefsire müracaat etmeden âyet-i kerîmelerden nakil yapmak, hadîs-i şerifleri kendi anlayışına göre tercüme edip kitaba yazmaktır. Mezhepsizlerden nakil yapması, âyet-i kerîmelerden nakil yapmasından daha az tehlikelidir.

Şimdi Yunus Vehbi Yavuz'un önsözüne bir göz atalım. Asr-ı saadetten Osmanlı Devleti'nin nihayetine kadar gelen müslümanlar hangi rejimle idare ediliyordu? Şüphesiz şeriatla idare ediliyordu. Birçok İslâm âlimi yüzlerce, binlerce kitap yazıp bir devlet idaresinde lüzumlu olan her hususu açıklamışlardır. Müslümanlar dünyaya hâkim olmuştu. En son olarak da İslâm âlimlerinin yazdığı kitaplardan MECELLE vücuda getirilmişti. Hal böyle iken Vehbi Yavuz çıkıyor, İslâm budur diyebileceğimiz bir sistem meydana getirilmediğini, dolayısıyle bugüne kadar gelip geçmiş âlimlere iftira ediyor. (S. 19)

Kâfirlerin maddî ilerleyişlerini anlatarak şöyle diyor:

«Silâhlarını bize çevirdiler, bombalar patlattılar da hâlâ uyanamadık. Bu ne derin gaflet uykusudur Ya Rabbi?» (S. 20)

Önsözüne devam ederek solcuların ağzını kullanarak diyor ki:

«Topraklarımızda zengin kaynaklar vardı, (petrol, maden) bilemedik, bulamadık, onlar bildi. Davet ettik, gel çıkar, yarısını ve daha fazlasını al dedik, utanmadık. Bu ne duygusuzluktur ya Rabbi!» (S. 20)

Aynı tonla devam ediyor:

«Bu gerçekler bize her türlü ilmî çalışma ve araştırmanın, benliğimizi ve imanımızı koruma noktasından birinci derecede önem taşıdığını bar bar bağırarak söylüyor. Hâlâ anlayamadık. Bu ne cehalet ve taassuptur ya Rabbi!» (S. 20)

Tarih boyunca gelen bütün İslâm âlimlerini bir kalemde taassup ve cehaletle suçlayarak diyor ki:

«Bu taassup ve cehaletin neticesi olarak tarih boyunca kurduğumuz imparatorluklarla maddî hâkimiyet sağladık, fakat fikrî hâkimiyet kurmadık. İhtiyaç ve zaruretler çoğalmasına rağmen, 1400 sene evvel yapılan ilmî ve fikrî çalışmaların insanlığı kıyamete kadar idare edeceğine, başka çalışmalara lüzum bulunmadığına safça inandık. Bu ne saflıktır, bizi bundan uzaklaştır ya Rabbi!» (S. 20)

1400 sene evvel Peygamber aleyhisselâm ve güzide eshâbı vardı. Allahü teâlânın şeriatı vardı. Bu şeriat kıyamete kadar değişmeden tatbik edilecektir. M. Ali Aynî ve İzmirli gibi mezhepsizler İslâmiyet günün şartlarına uymuyor. 14 asır evvelki ilim ile idare edilmez diyerek camilere sıra ve müzik konmasını istemişlerse de mutaassıp ve cahil denilen âlimlerin bereketiyle muvaffak olamamışlardır. Acaba 1400 sene evvelki Peygamber aleyhisselâmın çalışmalarını atıp da yerine ne koyacağız ki? Acaba Vehbi Yavuz, İslâmiyeti beşerî bir anayasa mı zannediyor ki? Her asra uydurmak için ilmî çalışmalar yapılmasını istiyor? 1400 sene evvelki Peygamber aleyhisselâmın hangi çalışmaları bugünün şartlarına uymuyor da yeni ilmî çalışmalara ihtiyaç duyuluyor? Dinimizin müsaade ettiği çalışmaları zaten İslâm âlimleri yapmıştır. İmâm-ı A'zam efendimiz bir milyon mes'ele halletmiştir. Halledilecek hangi mes'ele vardır ki? Din beşerî kanun mu da her önüne gelen mezhepsiz onu değiştirmeğe kalkacak? Neymiş de madenleri işletememişiz, petrolü yabancılar sömürüyormuş. Önce şu husus açıklanmalıdır. İslâm idaresiyle mi idare ediliyoruz da İslâm âlimleri ve İslâmiyet suçlansın?

Hangi mezhepsiz aya gitti de biz ayağından tuttuk? Hangi ilerici Abduh'un çömezleri petrollerimizi işletmeğe kalktı da biz mani olmaya çalıştık? Uyuyan kimmis? Herkes gücünün yettiğinden mes'ul değil midir? Madem biz uyuduk, siz uyanıksınız, ilmî ve fikrî çalışmalar yapın da bir şeyler keşfedin. Her mezhepsizin yazdığı kitap geçmiş âlimleri cehalet ve taassupla suçlamaktadır.

Bütün mezhepsizlerin ittifakla üzerinde durdukları nokta şu: Muayyen bir mezhebe bağlı kalmasaydık ilerlerdik. Eski âlimlerin çalışmalarıyla yetindik, dört mezheple iktifa ettik, beşinci mezhebi kurmadığımız için geri kaldık.

Vehbi Yavuz'un elimizdeki kitabı 475 sayfa civarındadır. Bu kitabı yazmakla ilme ne hizmeti olmuştur? Artık petrollerimizi kendimiz mi işleteceğiz? Madenlerimizi yabancılar sömüremiyecek mi? Mason Abduh Ebabil kuşlarını sivrisinek diye te'vil edince ayı mı fethedeceğiz?

Devrim ve laiklik yobazları da hep müslümanları gericilikle ilme karşı durmakla suçlamışlardır. Mezhepsizlere söylediğimiz sözleri onlara da söylüyoruz. Siz aya gitmeğe çalıştınız da bizler ayağınızı mı tuttuk be yobazlar?

Devrim yobazları ile Abduh gibi mezhepsiz yobazların müslümanları aynı şekilde tenkit etmelerindeki gizli maksat nedir ki?

Önsöze devam ediyoruz. Müslümanlar suçlanırken, cahil, mutaassıp ve tembel olmaları zikrediliyor. Bu arada (S. 20 de) «her şey Allah'tan beklenmiştir» diye bir ifade kullanıyor. Her ne kadar aşağıda tevekkül anlatılırken Allah'tan beklemenin ne demek olduğu izah ediliyorsa da böyle bir cümle kullanılması uygun değildir. Elbette hayır-şer Allah'tandır, her şeyi Allah'tan bekleriz. Bazı şeyler Allah'tan bazıları da şundan bundan beklenmez. Dinimizin emrettiği şekilde çalışacağız, çabalıyacağız, fakat yine de her şeyi Allah'tan bekliyeceğiz.

S. 21'de Yavuz, Necm/39. âyet-i kerîmesine kafadan bir mana vermiş. Eski âlimlerin tefsirlerine bakmamış. Niye baksın? O zaman mukallid olur.

Mezkûr âyet-i kerîmede kazanç konusunda yüce Allah'ımız, müslüman-kâfir ayrımı yapmadığını bildiriyor Vehbi Yavuz. Biz âlim olmadığımız için eski âlimlerin tefsirlerine baktık. Beydavi, Şeyhzade, Medarik gibi tefsirleri inceledik. Orada mezkûr âyet-i kerîmenin manasında Müslüman-kâfir ayrımından falan bahsedilmemektedir. İnsanın başkalarının say ve amelinden fâide görmeyeceği, fakat çalışan kimsenin başkalarının da sevaptan hissedar olmasını niyyet ederse bu takdirde başkalarına da bu amelden sevap verileceği kaydedilmektedir.

S. 23 te millî şâirimizin mes'elelerimize en iyi şekilde vâkıf olduğu kurtuluş çaresini de belirttiği kaydedilmektedir. Bu çare neymiş ki acaba? Galiba şu mısra:

«Bir inkılâp (reform) istiyorum fakat Abduh gibi»

Diğer İslâm âlimleri gibi değil de Abduh gibi inkılâp istenince memleket kurtulacak öyle mi?

S. 25 de bu kitabın belli bir hak mezhebe göre yazılmadığı şöyle ifade edilmektedir:

«Bu kitapta mezhep ve meşrep farkı gözetilmeksizin bütün ilim adamlarının görüşlerine müracaat edilerek eleştirilmiş, bu görüşler arasında cemiyetin mes'elelerine en uygun şekilde cevap verenler tercih edilmiştir.»

Acaba bir hükmün en uygun olup olmadığı hangi kıstasla tesbit ediliyor? Acaba Vehbi Yavuz, İslâm âlimlerinin hükümlerinin hangisinin uygun olduğunu hangi selâhiyetle tesbit etmeğe kalkıyor? Bir içtihadın doğru veya yanlış olduğunu ancak Allahü teâlâ bilir. Meselâ gusülde ağzın içini yıkamak farz mıdır, sünnet midir? İki hak mezhebe gere farz, diğer ikisine göre ise sünnettir. Hangisinin doğru olduğunu ancak Allahü teâlâ bilir. Her müctehid kendi içtihadının doğru olduğuna inanır. Bizler de mukallid olarak bağlı bulunduğumuz hak mezhebin hükmünün doğru olduğuna inanıp öylece amel ederiz.

Bununla beraber, diğer hak mezheplerin mutlaka yanlış olduğunu da söylemeyiz. Vehbi Yavuz'un yaptığı gibi şu mezhebin şu hükmü, daha uygundur diyerek onu almanın ÎLHAD olduğunu 48. sayımızda orjinal vesikasıyla isbat ettik.

S. 25 de ilhad olduğunu isbat ettiğimiz bu telfık işi şöyle anlatılıyor:

«Zekât müessesesi gibi çok önemli konularda yalnız bir âlimin veya bir mezhebin görüşüne göre mütalâa yürütmek, islâmın görüşünü yansıtmaktan çok, belli kişilerin veya belli bir mezhebin fikrini aksettirir.»

Yani, meselâ zekât mevzuunda bir müslüman Hanefî mezhebinin hükümlerine göre amel ederse bu kimse İslama göre hareket etmiş olmaz. Belli bir mezhebin fikrini aksettirmiş olur o kadar, öyle değil mi bay Vehbi Yavuz? İslâm ilâhi bir nizamdır, bay Yavuz'un dediği gibi görüş değildir. Bay Yavuz'a göre İslâmın görüşünü yansıtabilmek için belli bir mezhebin hükmü alınmaz, ya ne yapılır? Her hangi bir mezhebin veya herhangi bir âlimin Bay Yavuz'un aklına uygun geldiği hükmü alınır, başka bir mevzuda da başka bir mezhebin veya başka bir âlimin görüşü alınır, bu İslâmın görüşü olurmuş. Bay Yavuz, bu İslâmın görüşü değil senin görüşün olur. Bay Yavuz'a göre mezheplerin hükümleri İslâmiyet değil, belli bir mezhebin fikri oluyormuş. Kaç asır Osmanlı Devleti Hanefi mezhebiyle hükmettiğine göre demek Bay Yavuz'a göre İslâmiyetle değil, belli bir mezhebin fikriyle hükmettiği için İslâmın görüşünü yansıtmamaktadır. Hepsinden bir miktar alıp Telfık macunu yaparsan o zaman İslâmın görüşü olur. Telfık macunu yutturmak isteyenlerden bizleri koru ya Rabbi!

S. 26 da tarafsız hareket edildiğinden söz ediliyor. Tarafsızlık eğer iyi ise (ki bizce çok kötüdür) acaba İslâm âlimleri hüküm koyarken, ictihad ederken tarafsız hareket etmemişler mi? Kötüyse ki elbette kötüdür, tarafsız hareket etmemişler daima Hak safında yer almışlardır. Belli bir hak mezhebe bağlanıp mes'eleleri o şekilde çözmek tarafsızlığa leke sürmek mi oluyor? İlim adamı olabilmemiz için illâ ki mezhepten sıyrılmamız, mezhepsiz olmamız mı icap ediyor?

Belli kimseleri taklid etmek onlara tâbi olmak gerçek ilim ve büyük bir fazilettir. Misal mi istiyorsunuz. Tebe-i Tabiin, Tabiine tâbi olmuştur, onları taklit etmiştir. Tabiin ise Eshâb-ı Kirama tâbi olmuş, onları taklit etmiştir. Eshâb-ı kiram da Peygamber aleyhisselâma tâbi olmuştur. Günümüzün naylon müctehidleri tâbi olmaktan ne kadar korkuyorlar ki? Hâşâ onlara göre 1400 sene evvelki Peygamber aleyhisselâm taklid edilir mi? İslâmı asra mı uyduracağız? Yoksa asırdaki insanları İslama mı tâbi kılacağız?

S. 28 de şöyle bir ifade yer almaktadır:

«Bile bile hiç bir peşin fikre veya akıma hizmet gayesinden uzak kaldığım için müsterihim. Yanıldığım noktalarda yapılacak ilmî tenkid ve ikazları şimdiden şükranla karşılamaktayım.»

Yavuz burada hiç bir akıma hizmet gayesinin bulunmadığını söylüyor. Hiç bir akımdan maksat, selefîlik, Âbduhçuluk, mezhepsizlik, vehhâbîlik gibi bid'at akımlar mı kasdediliyor, yoksa tek doğru olan sivâd-ı a'zamın, yani Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebinin ve bu yoldaki dört hak mezhebin yolu mu kasdediliyor?

Bid'at akımları kasdetdiği, dört hak mezhebi ve sivâd-i a'zamı kasdetmediği kolayca anlaşılmaktadır. Zaten kendisi de hiçbir mezhebe bağlı kalmadan yazdığını açıklamıştır. (Bakınız S. 25)

Bid'at akımlara gelince onlara toz kondurmak yok. Bir vehhâbî müftüsü olan mezhepsiz mason Abduh'tan sayfalarca nakil yapmıştır. Buna karşılık Hüccet-ül İslâm İmâm-ı Gazali hazretlerinden bir sayfacık bile nakil yapmamıştır.

Yanıldığı noktalarda yapılacak tenkidi hoş karşılayacağını yazmış. Hayret etmemek imkânsız. Bayım bu ne biçim tevazudur? Dört hak mezhebin hükümlerine hakemlik yap, hattâ Eshâb-ı kiramın ictihadları arasında tercihler yap, isabetli olanlarını tesbit et, bir de yanılabileceğinizden bahset, mümkün mü bu? Yanılmak kim, siz kim? Bütün islâm âlimlerinin ictihadlarının isabetli veya isabetsiz olduğunu tesbit etme gibi mümkün olmayan bir ilme sahip olduğunuza göre size yanıldığını söyleyebilecek mezhepsizlerin ağzını yırtarız!

Zekât ancak dört hak mezhebe göre olur, mezheplerüstü, yani Bay Yunus'un tabiriyle İslâmda Zekât olmaz. Adam yapmış, olmuş bile, nasıl inkâr edersin? Hoca, bir zındığa, «abdestsiz namaz olmaz» demiş, zındık da «ben kıldım oldu bile» demiş.

Madem mezheplerüstü bir zekât ortaya çıkarıldı. Bay Yunus'tan çok samimî olarak rica ediyoruz, bir de mezhepler üstü İSLÂMDA NAMAZ kitabı yazsın. Hiç bir mezhebe bağlı kalmadan yazsın. Biraz İmâm-ı A'zamın isabet ettiği yerleri alsın, biraz diğer üç hak mezhebin hükümlerinden alsın, biraz da mason Abduh'tan alsın, dergimizde neşredilen Telfık Macununa benzesin. İtibar edenler çıkabilir. Dört hak mezhebin hiç birisine uymadığı halde nasıl vehhâbîlik -İngilizler sayesinde- taraftar bulmuşsa Bay Yunus'un hazırlıyacağı İslâmda namazı da taraftar bulabilir?

Bay Yavuz, S. 32 de İslâm ekonomisinin bariz hususiyetlerinden bahsederek din farkı gözetmeksizin gerektiğinde herkesin ihtiyacını gidermekten dem vuruyor. Mezhepsiz Mevdûdî ve diğer sapıklar da hep aynı şeyi söylüyorlar. Halbuki dinimizde din farkı çok barizdir. Kâfirlerden zekât alınmaz, Haraç alınır. Kâfire gerektiğinde sadaka verilirse de zekât verilmez. Kâfire kucak açan dinimiz değil, Abduhculuk mezhebidir veya mezhepsizliğidir.

Giriş kısmı s. 47'de şöyle deniyor:

«Zekât yalnız fakirlerin hakkı olduğuna ve her sırası geldikçe onu yalnız bu açıdan değerlendirmeğe, Hz. Osman devrindeki değişik bir tatbikatın yol açmış olduğu kanaatındayız.»

Bu cümle ile şöyle mi denmek isteniyor acaba?.

«Zekât yalnız fakirlerin hakkı değildir. Abduh gibi masonların, İzmirli İsmail Hakkı gibi mezhepsizlerin ve Dozy gibi kâfirlerin de hakkıdır. İslama kazanmak için bunlara da zekât verilmesi lâzımdır. Hal böyle iken Hz. Osman hakkı olmadığı halde bunu değiştirdi.»

Aynı sayfada zekâtın müslümanların fakirleri ile gayri müslim azınlıklara da verilebileceğini, kâfirlere verilmesini söylemenin en kuvvetli bir delil olduğunu söylüyor Bay Yavuz.

Aklî ve naklî deliller bakımından kâfirlere verilmesinin daha kuvvetli olduğu söylenir. Tabiî bunun zıddı olarak verilmeyeceğini söyleyenlerin ise aklî ve naklî delillerinin zayıf olduğu meydana çıkar.

Bay Yavuz'un bilmediği husus şu: İmâm-ı Şafiî hazretleri çıkıp da ağzın içini gusûlde yıkamak kat'i surette farz değildir, farz olduğunu söylemek muhakkak yanlıştır, demez. Aksine Imâm-ı A'zam hazretleri de vücuddan kan çıkınca muhakkak abdest bozulur, bozulmaz demek muhakkak yanlıştır demez. Çünkü içtihadların muhakkak doğru, isabetli olduğunu ancak Allahü teâlâ bilir. Yanlış olsun doğru olsun her müçtehid de kendi içtihadıyla amel eder. Mezhepler arası ictihadları tercihe telfık denir ki icma-i ümmet ile bâtıldır.

Biz yukarıda ictihadların yanlış veya doğru olduğunu ancak Allahü teâlâ bilir dediysek de Bay Yavuz'un bu ictihad isabetlidir diye hüküm verdiğini de göreceğiz inşaallah.

Yarın Mason Abduhçu bir mezhepsiz çıkıp da «bir hükmün isabetli olup olmadığını bir Allah, bir de Yunus Vehbi Yavuz bilir» derse nasıl cevap verebiliriz?

Y. Vehbi Yavuz'un isabetli dediği görüşlerin yanlış olduğunu müftabih kavil zikrederek delil getirsek Bay Yavuz hemen şöyle bir feryat basabilir:

«Bu mezhepçidir, ben İslamcıyım. Onun mezhebindeki müftabih kavil kâfire zekât vermemektir ama, ben hümanist şekilde düşünüyorum, mezheplere bağlı kalmadan düşünüyorum, isabetin hangi mezhepte olduğunu biliyorum, kâfire zekât vermek gerekir.»

Bu bakımdan Süleyman Uludağ'a gösterdiğimiz gibi fazla bir delil göstermek istemiyoruz. Bizim göstereceğimiz müftabih kaviller ancak dört hak mezhepten birisine mensup olanlar için geçerlidir. Hiç bir mezhebe bağlı kalmayanlar için geçerli değildir.

Bay Yavuz, hükümlerini belli bir mezhepten almadığına göre acaba namazı nasıl kılıyor? Her mezhepten bir parça alarak mı kılıyor? Çok merak ediyoruz, bu merakımızı gidermesini rica ediyoruz.

Yine giriş kısmında şöyle bir ifade vardır:

«Ebubekir'in halifeliğinin ilk devrine kadar devam eden müellefe-i kulûb sınıfı meclis üyelerinden Hz. Ömer’ in itirazı üzerine ittifakla yürürlükten kaldırılmıştır.» (S. 49)

Müellefe-i kulübün yürürlükten kaldırılışı hakkında S. 325 de şöyle deniyor:

«Şûra üyelerinden Hz. Ömer'in dirayeti ile vuku buldu.»

Bu iki cümleden çıkan mana nedir? «Hazret'i Ömer radıyallahü anh bu işe itiraz etti, ağırlığını koydu, dirayet gösterdi, diğerleri de korktuğu için ittifakla kabul etmek zorunda kaldılar.»

Bugünkü beşerî kanunlarda bile, bir üye bir kanun teklifi verir, Meclis kabul ederse kanunlaşır. O üyenin bu kanunu teklif etmesi, o kanunu yürürlüğe koyması demek değildir. Şûra üyesi olarak Hazret-i Ömer radiyallahü anh, bir teklifte bulunuyor, başta Halife olmak üzere ittifakla kabul ediliyor. Buna göre müellefe-i Kulübü yalnız Hazret-i Ömer radıyallahü anh kaldırmış olmuyor, ittifakla kalkmış oluyor.

Şarabın haram edilmesi hakkında da Hazret-i Ömer radıyallahü anh, bir arzuda bulundu, haram edilmesini istedi. Cenâb-ı Hak da Şarabı haram eden âyet-i kerîmeyi inzal buyurdu. Rafızîlerin dediği gibi «Ömer'in teklifi üzerine oldu biz kabul etmeyiz» mi demek icap eder? Yoksa hâşâ Hazret-i Ömer dirayet gösterdi de Cenâb-ı Hak korkarak mı mezkûr âyet-i kerîmeyi inzal buyurdu? -

Ehli bilir ki, Hazret-i Ömer radiyallahü anh'ın içtihadları isabetli çıkardı. Kitap sünnet diyenleri için bu hususta bir hadîs-i şerifi nakledelim:

«Allahü teâlâ doğruyu Ömer'in diline ve kalbine yerleştirmiştir.» (Bu hadîs-i şerîf, Menavi'nin Künuz'unda ve İmâm-ı Ahmed'in sahihinde yazılıdır. Mir'at-i kainat kitabında da vardır.)

Mason Abduh, Zekâttan bir müellefe-i kulûb fonu kurulmasını istemektedir. Bu fikrini Bay Yavuz da kitabına almıştır. (S. 69)

Müellefe-i Kulûb'a zekât verilmemesi Hadîs-i şerifle neshedilmiştir. Nesh ile ilgili Hadîs-i şerîf Kütüb-i sittede mevcuttur.

Mezhepsiz Abduh, dinsizlik akımına karşı böyle bir fon görüşünde, acaba Bay Yavuz hangi görüştedir, giriş kısmını okuyoruz.

«Fakat, Hz. Ömer'in bu hareketi, bütün zamanlar için geçerli kabul edilerek bu sınıf, zekâtın verileceği yerler arasından ebediyyen kaldırılmış, dolayısıyla, müslümanların ellerindeki bu en kuvvetli ve en müessir silâh da alınmış oldu. Müellefe-i kulûb sınıfı yine yaşatılmalı ve müslümanların bu kuvvetli silâhı yeniden kullanılmalıdır.» (S. 49)

Bay Yavuz'un dediği gibi, müellefe-i kulübün kaldırılışı, Hz. Ömer'in hareketi değildi, îcmâ-i ümmet idi. Başta Hazret-i Ebu bekr, diğer üç halife ve Eshâb-ı kiramın tamamı (radiyallahü anhüm), bu hükmü tasdik etmişler. İCMA-Î ÜMMET hâsıl olmuştur.

İlim ehli bilir ki, hulefa-i raşidinin sünneti Peygamber aleyhisselâmın sünnetidir. Bu hususta hadîs-i şerif vardır. Bunların devrindeki bir hadiseye bid'at denmez.

Bay Yavuz'a göre, müellefe-i kulüb, müslümanlarm elinde EN KUVVETLİ EN MÜESSÎR BİR SİLAH'tır. Bu silâh müslümanların elinden alınmıştır. Bu kuvvetli silâhı müslümanların elinden kim alır acaba? Başta dört halife olmak üzere Eshâb-ı kiramın tamamı sonra günümüze kadar gelen mezhep imamları, müctehidler ve islâm Halifeleri kaldırıyor. Bu hüküm o kadar kuvvetli bir İcma-i ümmet oluyor ki bütün âlimleri tasdik ediyor. Hâşâ bu hüküm yanlış olsaydı binlerle islâm âlimi gelip geçmiştir. O mübarek âlimler haksızlık karşısında susmanın dilsiz şeytan olduğunu bilmiyorlar mıydı yoksa? İslâm âlimlerinin dalâlet üzerinde hüküm vermiyeceğini, toplanmayacağını Bay Yavuz bilmiyor mu acaba? İcmâ, nasıl âyet-i kerîme ve hadîs-i şerife zıt olabilir?

Hiç bir mezhebe bağlı kalmadığını, tarafsız olduğunu söyleyen Bay Yavuz, Mason Abduh'un görüşünü isabetli bir hüküm olarak kabul edişine ne demelidir? (Bay Ahmet Gürtaş, avukatlığını sen yap bunun.)

Mezhepsiz S. Kutup, Fi-zılâl, Maîde sûresinin 33. âyet-i kerîmesini tefsire cür'et ederken şöyle diyor: «Biz bu hususta İmâm-ı Mâlik’in fikrini tercihe şayan görüyoruz.»

Sırf bu cümlesi bile S. Kutbun mezhepsiz olduğuna kâfi delildir. S. Kutup burada diğer imamların da ictihadlarını bildirmiş, İmâm-ı Mâlik’in içtihadını tercih etmiştir. Bu hareket kendini mezhep imamlarından üstün görmek demektir. Böyle bir söz sarf etmekle Usûl-i fıkıh ilminden habersiz olduğunu da göstermektedir.

Bir hak mezhebdeki tercih erbabı müctehidler bile kafi surette başka hak mezhebdeki bir içtihadı tercih edemezler, salâhiyetleri yoktur. Ancak, mezhep içindeki müctehidlerin iki kavilden birisini tercih etmeğe salâhiyetleri vardır. Yoksa S. Kutbun yaptığı gibi bu hükümde falanca müctehidi tercih etmek, öbür hükümde diğerini tercih etmek mezhepsizliktir, kendini imamlardan üstün bilmektedir.

Bay Yunus Vehbi Yavuz da aynen mezhepsiz S. Kutup gibi şöyle demektedir:

«Zekâtın verileceği sekiz sınıftan hangisine öncelik tanınması gerektiği konusunda değişik görüşler ileri sürülmekle beraber, bunlar arasında toplum için en yararlı olan ve adaletli bir taksimi sağlayan İmâm-ı Mâlik'in görüşüdür.» (Giriş kısmı, s. 51)

Bay Yavuz, S. Kutuptan da ileri giderek, İmâm-ı Mâlik'in içtihadının adaletli olduğunu söylüyor. Böyle söylenince diğerlerinin yani İmâm-ı A'zam, İmâm-ı Şafii ve İmâm-ı Ahmed hazretlerinin (Rahmetullahi aleyhim) adaletsiz bir hüküm verdikleri söylenmiş olmaktadır. Kitabın başka yerlerinde -yeri geldikçe inşaallah gösterilecektir- Bazan İmâm-ı A'zam'ın bazan diğer imamların ictihadlarının tercih edildiği de görülmektedir. Böylece Bay Yavuz'un belli bir hak mezhebe bağlı olmadığı yazdığı kitabı ile vesikalanmış olmaktadır.

Zekâtın miktarı kısmında ise şöyle denmektedir:

«İmâm-ı Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'in görüşleri toplum yararı ve zekâttan beklenen faydalar bakımından en kuvvetli görüş olarak belirmektedir.» (Giriş kısmı, s. 51)

Görüldüğü gibi mezkur iki imamın içtihadı en kuvvetli görüş olarak beliriyormuş, kime göre tabii imamlarımızın ictihadlarının hangisinin daha doğru tesbit etmekle kendi kendine görev veren Bay Yavuz'a göre. Bu iki imam, toplumun yararını ve zekâtttan beklenen faydaları düşünmüş, diğer iki imam ise ya düşünmemiş veya düşünmeğe çalışmışsa da düşünememiş. Başka ne olabilir? Fakat bizim Büyük Müctehid Bay Yavuz, hangisinin iyi ve doğru düşündüğünü bilmediğimiz bir kıstasla ölçebilmektedir.

Mecelle'de bir kaide vardır:

«İctihad ictihadla nakzedilemez.»

Bay Yavuz, en büyük bir müctehid bile olsa, yaptığı ictihadla diğer ictihadları nakzedemez. Verdiği bir hükümle veya tercih ettiği bir hükümle diğerlerini ilga edemez.

Bay Yavuz, sen toplumun yararını (cemiyetin faidesini) düşünüyorsun da diğer imamlar düşünmemiş mi? Onları böyle imtihan etme salâhiyetini sana kim verdi? Eğer îslâm davasında samimî isen bir talebeyi imtihan eder gibi sen daha isabetli hüküm verdin, seninki toplumun yararınadır, seninki ilme ve akla uygun değildir gibi indi düşüncelerle büyük- imamları suçladığınızdan dolayı tevbe ederseniz, dört hak mezhebden birisine bağlanıp ona göre kitap yazar ve amel ederseniz sizi daima takdirde karşılarız. Mezhepsizler gibi mezhebe bağlanmayı îslâmîyetten ayrı görürseniz sizi mason Abduh'tan daha kötü- tenkid edebiliriz.

Bilindiği gibi dünyada bir tane müslüman devlet yoktur. Bu vaziyeti militan olmayan mezhepsizler bile kabul etmiştir. Hal böyle iken Bay Yavuz şöyle diyor:

“Günümüzde Müslüman Devletler zekât müessesesine dayanmamakta ve böyle bir müesseseyi ihmal etmektedir.” (S. 53)

Acaba Bay Yavuz, bu devletlerden birkaçını sayabilir mi? Vehhâbî Suud'un memleketini, Sosyalist Kaddafî'nin cumhuriyetini veya emekli Postacı gibi laik Fransız Cumhuriyetini mi gösterecektir bize?   Bay Yavuz, Fitre kısmında şöyle diyor:

«Fitre, zekât vermekle mükellef bulunan kimselere farzdır. (S. 53)

Hemen sayfa 250 ye bakıyoruz, orada ise şöyle bir ifade vardır:

«Bu mali ibadetin vacip olması gerekmektedir.» (S. 250)

Aynı kitapta iki tane ayrı hüküm nasıl verilir ki? Emekli Postacı gibi ikili oynamasındaki maksat nedir ki? Emekli Postacı da kitabın bir yerinde vehhâbîleri Ehl-i sünnetten, diğer yerinde ise Ehl-i sünnet haricî gösteriyordu. Gerek Postacı ve gerekse Bay Yavuz, tekli veya böyle ikili hüküm verme selâhiyetini kimden almışlar ki?

Sanki sözü dinde senetmiş gibi mason Abduh isimli vehhâbî kâfirinin yazılarına geniş yer verilmiştir. Nasıl müslümana kâfir demek (tekfir etmek) bir müslümanı kâfir yaparsa, Abduh'un da kâfir olduğu bilindiği halde ona MERHUM demek küfrü icap etmez mi? Adı geçen masona S. 67'de ŞEYH unvanı verilirken, S. 70'de MERHUM denilmektedir.

S. 71'de Vehhabi müftüsü mezhepsiz Abduh şöyle demektedir:

«Biz ne tefsir, ne fıkıh ve ne de islâm tarihi kitaplarında, din açısından maliye siyaseti hakkında ilmî bir açıklamaya rastlayamadık.»

Yazının devamında bu hususa dokunacağını yazıyor. Sayısız İslâm âlimi gelip geçmiş, hepsi uyumuş, Abduh masonu dini bu âlimlerden iyi biliyormuş. Gerek Asr-ı saadette, gerekse Emevî, Abbasî ve Osmanlı Devletlerinde maliye siyaseti diye bir şey yokmuş. Hiç bir kitapta olmadığına göre demek hâşâ dinimiz noksanmış. Bu ne cüret, bu ne alçaklık? Dinimize yapılan bu iftira hakkında Ahmet Gürtaş neden susar? Hep vakıf işleriyle uğraşıp genç ayarlamaktan ve Durmuş Ali Hoca'ya karşı yaygara koparmaktan başka vazifesi yok mu?

Bilindiği gibi komünistler her mes'eleyi iktisat (ekonomi) açısından ele alırlar. Vehhabi Abduh da aynı ağzı kullanarak diyor ki:

«Bazı toplumcular (galiba komünistler), tarih boyunca vuku bulan bütün ihtilâllerle, siyasi ve dinî harblerde gerçek sebebin veya bunlara en çok tesir eden sebeplerden birinin iktisadî olduğu hükmüne varmışlardır.» (S. 71)

Aynı vehhâbî masonu müslümanları şöyle itham etmektedir:

«Müslümanlar, hâlâ İslâmın iktisadî ve içtimaî nizamından habersiz bir durumda, iktisadî nizamın kurulmasını ilmî çalışmalardan çok, İLMİHAL kitapları yazmakta ve kanunlarını, prensip ve gerçeklerini ortaya koyma zahmetine katlanmadan sadece bu görüntüyü tahayyül ile yetinmektedirler.» (S. 72) Bu ifadeler parantez içinde olduğuna göre Yunus Vehbi Yavuz'a da ait olabilir.

Demek bütün İslâm âlimleri, İslâmın iktisadî ve içtimaî nizamından habersiz idi öyle mi? Haberleri olsaydı kitaplarına yazarlardı değil mi Bay Yavuz?

Şimdi bu feci ifadeleri kitabına alan Bay Yavuz'a soruyoruz?

Dinimizi bu kadar suçlayan, İslâm âlimlerine böyle bir iftirayı reva gören Abduh, islâm âlimlerinden farklı olarak iktisadî ve içtimaî nizam için neler getirmiştir?

Bu kâfir Kur'an-ı kerîmi mahlûk saymıştır, düşük faizlere cevaz vermekle, helâl saymakla küfrünü izhar etmiştir. Teselsülün butlanı gibi mühim bir mes'eleye muhalif olmakla katmerli bir kâfir olmuştur. Üstadı Efgani'nin tavsiyesi üzerine mason olmuş, Ezher'de birçok mezhepsizin mason olması için çalışmıştır. Bütün İslâm âlimlerinin aksine mucizeleri tevil veya inkâr etmiştir. Meselâ Musa aleyhisselâmın âsâ ile denizi yarma mucizesini MED VE CEZİR hâdisesi olarak tevil etmiştir. Kendisine mucizelerin Kur'an-ı kerim'le sabit olduğu söylenince aynen günümüzün reformcusu Hamidullah (mösyö Baidullah) gibi şöyle derdi mason Abduh:

«Bir şeyin Kur'anda bulunması onun sahih olmasını iktiza etmez.»

Bu hususlar için Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi'nin «Mevkiful Akli ve ilmi...» isimli esere bakılabilir.

Fil süresindeki ebabil kuşlarına sivrisinek, attıkları taşlara da mikrop diyecek kadar mucize düşmanı bir hain idi. Bu kısmı Elmalı Hamdi Yazır bile tenkid etmiştir.

Zilzal sûresi 7 ve 8. âyet-i kerîmelerini göstererek «Kâfirlere de âhirette iyiliklerinin faide vereceğini» söyleyerek icmayı inkâr etmiştir. Mezhepsiz S. Kutup bile üstadı Abduhu, bu hususta da tenkid etmiş «îmana istinad etmeyen amelin heder olacağını» söylemiş. Yalnız orada mezhepsizliği tutarak bu hususun icma'dan ileri gelmediğini bizzat Kur'an-ı kerimde açık hüküm bulunduğunu söylemiştir.

Mason Abduh, Kadir gecesinin fazileti ile ilgili Buhari'deki hadîs-i şerifleri de inkâr etmek cüretinde bulunmuştur.

İşte bu ünlü kâfirin dinimize yaptığı tahribat bunlardır. Dine hizmet yaptıysa Bay Yavuz'un bildirmesini istiyoruz.

Bay Yavuz Abduh'un saçmalarının sonunda şöyle bir hüküm basıyor:

«Hakikaten bu izah tarzından müstağni kalmak mümkün değildir.» (S. 76) Bay Karaman da Abduh'a mutlak müctehid demiştir.

Bay Yavuz S. 85'de bu masona MÜFESSİR demektedir. Müfessir, kelâm-ı ilâhiden murad-i ilâhiyi anlayan derin âlim demektir. Her aklına gelenin âyetleri açıklamağa kalkması tefsir midir?

S. 120'de aynen mezhepsiz İzmirli gibi Kur'an tercemesi ile namaz kılmayı caiz gören, mason Abduh gibi mucizelere ters bakan, fıkhı dinden kabul etmeyip zamanla değişeceğine inanan, En'am Sûresinin 159. âyet-i kerîmesini delil getirerek rahmet olan mezhep ihtilâflarını TEFRİKA olarak göstermeye çalışarak mezhep imamlarına dil uzatan El-Meraği denilen bir mezhepsizden nakiller yapılmıştır.

S. 165'te Şafiî mezhebinin imamlarından İmâm-ı Nevevi hazretlerinden şöyle bir nakil yapılmıştır:

«Bizim mezhebimize (Şafiiye) göre yeşilliklerden zekât lâzım gelmez.»

Büyük bir İslâm âlimi olan İmâm-ı Nevevî, mezhebinin hükmünü açıkladığı halde Bay Yavuz'a n'oluyor da telfık macunu imal etmeğe devam ediyor? Kendisi mezhepler arası tercihler yapıyor. İmamların ictihadlarmı beğendiği oluyor, beğenmediği oluyor. Topaloğlu tarafından mezhep imamlarını teftiş etmek üzere hakem tayin edildiğine göre ne diyebiliriz?

Bay Yavuz aynen şöyle diyor:

«Ebu Hanife'nin görüşü dikkate şayandır. Fakat toprak mahsulleri için belli bir nisap kabul etmeyişi, fakirlerin durumu gözönünde bulundurulduğu takdirde müşkül bir mesele ortaya çıkarmakta ve müstahsile muafiyet tanımaması bakımından aleyhte bir durum arz etmektedir.

Bizim tercih edebileceğimiz husus, toprak mahsullerinden nisap miktarı ve daha fazla olduğu takdirde hepsinden zekât lâzım geldiğidir. (S. 166)

Yavuz, bu cümleleriyle, İmam-ı A'zamın içtihadını beğeniyorsa da fakirleri göz önünde bulundurmadığı, belli bir nisap kabul etmediği, müstahsile muafiyet tanımadiği ve böylece müşkül bir mesele ortaya çıkardığı için aleyhte bir durum arz ediyormuş.

Hanefî'de bu kadar âlimler gelmiş, hiç birisi İmâm-ı A'zama böyle dil uzatmamıştır. Yavuz «Bizim tercihimize göre hepsinden zekât lâzım gelir» demekle yeni bir hüküm koymuş olmaktadır.

S. 174'te Şafiî, Mâliki ve Hanbeli mezheplerine göre zinet eşyasının zekâta tâbi olmadığı, S. 175 ve 176'da Hanefî mezhebine göre zinet eşyasının zekâta tâbi olduğu, fakat inci ile mücevherat gibi ziynet eşyalarının ticaret gayesine matuf olmadığı takdirde zekâta tâbi olmayacağı nakledildikten sonra eleştiriye geçiyor. Özetle, kelime olarak değil, meal olarak şöyle diyor:

«İkinci görüş, birinci görüşten daha kuvvetli gözükmektedir. Zira bir kimse milyonlarını zînet eşyasına yatırıp servetini zekâttan kaçırması önlenemez, açık kapı bırakılmış olur, malların stok edilmesine izin verilmiş olur, bu ise iktisadi bünyeyi sarsıp cemiyeti mahveder. Birinci görüşe göre zenginlik ölçüsünde büyük bir nispetsizlik vardır. Meselâ bir milyon değerinde mücevherata sahip olan kimse zengin sayılmayacak, 96 gram altını olan zengin sayılacak. Yani milyonu olan fakir, 96 gram altını olan zengin sayılacak. Bu aklın gerçeklerine aykırıdır. Mücevherat dahil bütün zînet eşyasına zekât verilmesi gerekir. Naklettiğim hadîs-i şerif de bu görüşü takviye etmektedir.»

Yavuz, aklın gerçeği diye bir şeyden bahsediyor. Bu nasıl bir ölçüdür ki? Herkeste aynı mıdır? Yoksa selim akıl ve sakîm akıl diye ikiye ayrılır mı? Mezhep sahibi büyük imamların Kitap ve Sünnetten çıkardıkları hükümler aklın gerçeğine uymadığına göre hangi aklın gerçeğine uymamaktadır? Yavuz'un aklına uymamaktadır. Mezhep imamlarının aklı, selim akıl ise Yavuz'un aklının sakîm olması icap eder. Yok Yavuz'unki selim akıl ise hâşâ imamların aklının sakîm olması icap eder. İmamların hükümlerini aklın gerçeğine aykırı bulmakla kendi aklını imamlarınkinden üstün tuttuğu meydana çıkmaz mı? Büyük imamların mübarek ictihadlarını aklın gerçeğine aykrı görerek eleştirmek o büyüklere dil uzatmak değil midir?

Acaba Yavuz, aklın gerçeklerine aykırı olmadan şu soruları cevaplandırabilir mi?

1 — Kırk koyuna zekât düştüğü halde 39 koyuna zekât düşmez. 39 koyun beşer bin liradan 195 bin lira eder. 96 gram altın ise sekiz yüz küsur liradan 80 bin lira eder. Buna göre 80 bin lirası olan zengin sayılmakta, fakat 195 bin lirası olan fakir sayılmaktadır. Bu şeriatın emri olduğuna göre aklın gerçeklerine aykırı mıdır?

2 — Bir yaşını doldurmuş kırk tane kuzusu veya keçisi olan kimse zekâtını verir. Bu kuzu veya keçileri zayıf olarak düşünelim iki bin liradan 80 bin lira eder. 39 tane koyunu olan da 195 bin liraya sahip olduğu halde zekât vermemektedir. Bu da şeriatın emridir. Acaba aklın gerçeklerine uygun mudur?

3 — Ehl-i sünnet itikadına göre Allahü teâlâ, bu âlemin içinde değildir, dışında değildir, âleme bitişik değildir, ayrı değildir. Bu ifadeyi aklın gerçeklerine göre açıklar mısınız? (âlimler açıklamıştır.)

4 — İyiliklerin karşılığı bire ondan yediyüze, hattâ daha fazla olmaktadır. Günahların karşılığı ise bire birdir. Böyle iken yüz sene kâfir olan veya müslüman yaşayıp da öleceği zaman küfre düşen kimse kâfir olarak ölürse ebedî Cehennemde kalmaktadır. Aklın gerçeklerine göre bunun izahı nasıldır? (Sakın mezhepsiz İbni Teymiyye gibi «Kafirler ebedi Cehennemde kalmayacaktır» gibi süper bir akılla cevap vermeye kalkmayın.)

Bay Yavuz, mezhepler ve ictihadlar arasında hakemlik yapmağa, isabetli düşünenleri tesbit etmeğe ve tercihlerini bildirmeğe devam etmektedir. S. 204'de diyor ki:

«Ebu Hanife ve Rey mektebi mensuplarının kabul ettikleri bu görüş, bizim kuvvetle tercihimizdir.»

Yine aynı sayfada şöyle demektedir:

«Hanefî ve Maliki mezheplerinin görüşü diğerlerine nazaran daha kuvvetli görünmektedir.» (S. 204)

Burada tercih edilirken veya bir hüküm kuvvetli görülürken hangi salâhiyete dayanılmaktadır? Dinimizde böyle bir salâhiyet hiç bir müctehide verilmiş midir? Bir hak mezhebe bağlı en büyük müctehidler bile kendi mezhebindeki usûl ve kaidelerin dışına çıkmadan hareket ettiğine göre, Yavuz'un, Şevkânî ve Abduh gibi bir mezhebe bağlanmamakta ısrar etmesindeki maksadı nedir? Rahmet olarak dört hak mezhepte toplanan hükümlerden bir tanesini almakta maksat nedir? Veya dört hak mezhebe de uymayan bir hüküm koymakta gaye nedir? Dört mezhepteki dört ölçüyü bire indirme gayesiyle hareket eden Yavuz şöyle demektedir:

«Ölçüler hiç değişmedikleri takdirde ölçü olmakta devam edebilirler. Çok az da olsa değişme tahakkuk ederse, muvazene sarsılacağından artık ölçü olarak kabul edilemezler. Meselâ, l Kg. ağırlık ölçüsü dünyanın her yerinde her zaman aynı ağırlığı muhafaza ettiği için, ağırlık mikyası olarak kabul edilmiştir. Şayet bir veya birkaç gram fark gösterecek olursa, o andan itibaren ağırlık ölçüsü olmaktan çıkar.» (S. 206)

Fizik bilenlerden öğrendiğimize göre bir Kg. ağırlık ölçüsü dünyanın her yerinde aynı değildir. Bir cismin kütlesi değişmediği halde ağırlığının değiştiğini, buna ivme, yer çekimi gibi sebeplerin tesir ettiğini bildirdiler. Ağırlık Ekvatordan kutuplara gidildikçe, deniz seviyesinden aşağı inildikçe ve yukarı çıkıldıkça değişmektedir. Bunların formülleri fizik kitaplarında vardır. Yavuz'un bunu bilmemesi bir kusur sayılmaz. Ancak müctehidler her ilim dalında (aklî ve naklî ilimlerde) birer mütehassıs idiler. Yavuz, bu büyük imamların hata veya doğrusunu bulabilmek gibi bir iddiaya girerek bu hususta kitap bile yazdığına göre, bir ağırlığın dünyanın çeşitli yerlerinde değiştiğini bilememesi mühimdir. Biz de fizikî veya kimyevî bir çok kaideleri bilemiyoruz. Biz bilmediğimizi biliyoruz. Yavuz ise bilmediğini bilemiyor. Felâket buradan ileri gelmektedir.

Bilindiği gibi Hanefî'de kan çıkmakla, Şafiîde ise yabancı kadına dokunmakla abdest bozulur. Mezhepsizin birisi çıkıp da bunun hangisine göre abdest bozulsun veya bozulmasın diye bir fikir yürütmeye hakkı yoktur. Fakat Bay Yavuz, diyet konusunda Hanefî mezhebinin hükmü olan on bin dirhemi mi, yoksa diğer mezheplerin hükmü olan on iki bin dirhemi mi tercih edeceğiz? diye bir sual sormaktadır. (S. 221)

S. 223'de «Diyet için ödenecek para cezasının eşyanın günümüzdeki değeri olmalıdır» hükmünü çıkarıyor ve bu hükmü çıkarırken şöyle diyor:

«Günümüzün gerçeklerini ifadesi bakımından sonuncu görüş diğerleri üzerine tercih edilmeğe şayandır.» (S. 223)

Bay Yavuz'un, mezhepsiz Bay Seyyit Sâbık'tan aktardığı hüküm de şöyledir:

“Doğrusu, deveden başka diyet cezalarının şüpheden âri olarak Peygamber Efendimiz tarafindan takdir edildiği sabit değildir. Bu durumda diyet cezalarına Hz. Ömer ilâve yapmış oluyor. Bu da gerektirici bazı sebepler muvacehesinde olmuştur.» (s. 221)

Buradaki hatâları sayalım:

1 — Doğrusu diye başlamakla bir hüküm doğru olmaz. «Doğrusu Seyyit Sabık mezhepsizin daniskasıdır» desek doğru olur mu? Doğrusu demekle mezhepsiz Seyyit Sabık kendi düşüncesinin doğru olduğunu diğer müctehid imamların ictihadlarının yanlış olabileceğini söylemek istiyor.

2 — Peygamber aleyhisselâmın diyet hakkındaki hükmü şüpheden âri olmadığı için, belli bir hükmü sabit olmadığı için mezhep imamlarının hükümlerine doğru gözüyle bakılmamalıdır.

3 — Hazret-i Ömer gerektirici bazı sebepler muvacehesinde ilâveler yapmıştır, biz de günümüzün gerçeklerine göre bazı ilâveler yapabiliriz.

4 — Dinde ilâve bid'attir, merduttur. Hazret-i Ömer'in ilâvesi bu bakımdan kaldırılmalı mı denmek isteniyor?

Hazret-i Ömer radiyallahü anh için ilâveler yaptı ifadesi affedilmez bir suçtur. Dine ilâve ve dinden çıkarma yapılır mı hiç? Hazret-i Ömer radiyallahü anh gibi büyük bir sahabi için böyle ifade kullanılır mı? Bay Yavuz, mezhepsiz Sâbık'ın bu ifadesini kitabına nasıl alır? Gürtaş bu mezhepsizin kitabını nasıl terceme eder?

Ehl-i ilim bilir ki, Hulefâ-i Raşidin’in sünneti, Peygamber aleyhisselâmın sünnetidir.

Dinde mezheplerin ortasını bulmak diye bir usûl yoktur. Fakat Bay Yavuz, ihtilâftarın yani ilâhi rahmetten kurtulmak için üç ayrı rivayetin ortalamasını bulmaya çalışmış, 14/4, 13/4 ve 13/4 toplamış, bu toplam kusursuz olarak 10 ederken aritmetiği iyi bilmediğinden ayrı topladığı için 9,9 bulmuş. Neticede 3,3 bulmuş, buna da yanlış olarak üç yaş üç aylık demiş. Saatlerde ondalık kesirler dakikayı göstermediği gibi, yaş hesaplarında da ondalık kesirler ayı göstermez. 3,3 demek üç yaş üç ay demek değildir. Onda üç demek 12 sayısının onda üçü demektir ki bu da 108 gün eder, yani üç aydan fazladır. Aslında 3,3 bulması da yanlıştır, doğrusu 3.36' dır ki bu da yaklaşık olarak 130 gün etmektedir, yani dört aydan fazladır. Dört aydan fazla bir yaş için üç ay demesi mühim bir yanlışlık değildir, ancak ulema arasında hakemlik yapmağa yeltenen bir kimsenin bu kadar basit bir aritmetiği bile bilememesi gülünç değil midir? Diyelim ki aritmetiği doğru yaparak 3 yaş 4 ay 10 gün olarak bulduk. Bu rakam bir hilkat garibesi olur. Bu yaşta yüz tane deve bulunur mu? Her hak mezhep belli bir yaş tesbit etmiştir. Meselâ Hanefî mezhebine göre yüz devenin 25'i iki, 25'i üç, 25'i dört ve kalan 25'i beş yaş olarak tesbit edilmiştir, Diğer hak mezheplerde de ay ve günlü olarak acaip bir yaş tesbit edilmemiştir. Bu ne biçim tercih, bu ne biçim telfık zihniyeti?

Bay Yavuz'dan aynı kafayla abdestin farzlarının da tesbitini rica etsek bize bir ortalama verir mi acaba? Meselâ abdestin farzı Hanefî'de 4, Şafiîde altıdır. Bunları toplayıp ikiye bölersek beş çıkar. Bu beş şart nelerdir? Hangi mezhep hangisine taviz verecek? Guslün farzı Hanefîde ağız, burun ve bütün bedenin yıkanması ile üçtür. Şafiîde niyyet ve bütün bedenin yıkanmasıdır. İhtilâftan kurtulmak için sadece bedenin yıkanmasını alsak, niyyet ile ağız ve burnun yıkanmasını kaldırsak nasıl olur? Bu ihtilâf hadîs-i şerîfle rahmet olarak bildirilmiştir, ihtilâftan kurtulmak diye bir söz sarf edilebilir mi?

Bay Yavuz, S. 247'de diyeti para cinsinden bir hükme bağlayarak şöyle diyor:

«Netice olarak günümüzde para cinsinden nisap 16.400 - 17.000 TL. civarında bir rakam göstermektedir, ihtilâflardan kurtulmak hakımından bu yol en sağlam usul olsa gerektir.»

İhtilaftan kurtulmak demek, hadîs-i şerifle sabit olan rahmetten kurtulmak, yani dört hak mezhebin rahmet olan hükümlerinden kurtulmak demek değil midir? Bu ise mezhepsizlik değil midir? Bay Yavuz, kendi bulduğu yola EN SAĞLAM YOL demektedir. Ya dört hak mezhebin hükümleri?

Sonra «Olsa gerektir» deniyor. Hiç dinde olsa gerek ile hüküm konur mu? Böyle gerekli hüküm koyma salâhiyetini Bay Yavuz kimden almıştır? Mezhepleri ortadan kaldırmak için zekâttan başlanmıştır. Yarın «İslâm'da abdest'e» el uzatmayacağını kim söyleyebilir? Zekâtın bütün usûlleri her hak mezhebe göre tesbit edilmiştir. Her mezhep mensubu kendi mezhebine göre zekâtını verir. Dört hak mezhebe uymayan beşinci bir hilkat garibesi çıkarmak dine en büyük bir darbe değil midir? Mezheplerde ihtilâf olduğu için dörde ayrılmıştır, ihtilâfı kaldıralım demek mezhepleri kaldıralım demek değil midir? Dört hak mezhebin Kitap, Sünnet ve İcmadan çıkardıkları hükümler kendi mezheplerinin görüşü oluyormuş, Bay Yavuz'unki ise İslâm'ın görüşü oluyormuş. Mezhep imamlarına bundan daha büyük hakaret nasıl olur?

S. 236'da belli bir mezhebe bağlanmadığını açıkça beyan eden mezhepsiz Kardavi için «Asrımızın âlimlerinden Yusuf el'Kardavi» tabiri kullanılmıştır. Âlim olabilmek için illâ ki mezhepsiz olmak mı icap eder?

S. 249'da fitrenin kesin bir hükme bağlanmadığı bildirilmektedir. Halbuki her hak mezhep kesin hükmünü bildirmiştir. Fakat dört hak mezhep arasında ihtilâfin bulunmasından dolayı kesin hükme bağlanmadığı söylenmektedir. Her hak mezhebin hükmü kesin değil mi? Hak değil mi? Bunların kesin değilse, hak değilse, kesin ve hak olanını Bay Yavuz neye göre, tesbit edecektir? Kitap ve Sünnete göre diyebilir. Peki bugüne kadar sayısız İslâm âlimi Kitap ve Sünnete göre hakkı tesbit edememiş de Bay Yavuz nasıl tesbit edecek? İslâm âlimlerine bu ne büyük iftira?

Bay Yavuz, felsefeci İbni Rüşd'den bir nakille şöyle diyor:

«Bazı ilim adamlarına göre ise zekâtın farz kılınması ile fitre neshedilmiştir.» (S. 249)

Müftabih kaviller nakledilmeyip önüne gelene ilim adamı denirse böyle acaip ve garaip hükümler ortaya çıkar.

Dinimizin bildirdiği hükümler zamanla değişmez, reforma ihtiyacı yoktur. Mecellede bildirilen hükme göre yalnız âdetlerde zamanın değişmesiyle hükümler değişebilir, fakat zamanın değişmesiyle ibadette değişiklik olmaz. Her İslâm âlimi olmaz diyor ama bakalım Bay Yavuz ne diyor:

«Hurmaya nisbetle fitreye tâbi olan buğdaydan yarım ölçek yerine günümüzde bir ölçek verilmesi daha uygun düşmektedir.» (S. 257)

Din yarım ölçek buğday demişse yarım ölçek verilir. Buğdayın ucuzlayıp pahalanmasına bakılmaz. Sonra dînimiz yalnız buğdayı ölçü olarak vermemiş, fitre olarak bildirilen mallardan vaziyete göre en uygun olanın verilmesi hükme bağlanmış ki bunda bir güçlük de yoktur. Zamana göre bunu azaltıp veya çoğaltmak reform da değilse nedir?

S. 261'de ictihad belirtildikten sonra «MEZKÛR GÖRÜŞLERİNİN TENKİDİ» diye bir bölüm ayrılmıştır.

Yani mezhep imamlarının hükümlerini tenkid bu ne cür'et?

Biz Yavuz'a İslâm âlimlerini tenkid etme diyoruz. Fakat bazı mezhepsizler çıkıyor siz günümüzdeki din adamlarını tenkid ediyorsunuz diyorlar. Onlar dinimizin gözbebeği olan İslâm âlimlerini tenkid ederken iyi, hoş biz de yapmayın etmeyin İslâm âlimlerine dil uzatmayın dersek kötü oluyor, bu ne biçim mezhepsizlik taktiği?

Evet S. 261'de Bay Yavuz hükmünü basıyor:

«Günümüzdeki yiyecek maddelerinin galip olanlarını itibar etmek daha uygun olsa gerektir.»

Yine daha uygunlu ve gerekli bir hüküm. Bu gerekli hüküm şöyle savunulmaktadır:

«İkinci ve üçüncü görüşler, birinciye nazaran daha umumi ve geniş hüküm kapsamakta, aklın gerçeklerine daha uygun düşmektedir.» (S. 262)

Hangi aklın gerçeklerine? Meselâ bizim aklımızın gerçeklerine uygun düşmüyor. Yavuz'unkine düşüyor. Akla göre hiç din olur mu? Eğer aklın gerçekleri din olsaydı, herkese göre din değişik olurdu, islâmiyet'te 73 tane fırka vardır, hepsinin aklının gerçeğine göre değişik bir anlayış olduğu için 73 parçaya ayrılmıştır. Ancak Ehl-i sünnet olanlar doğru yoldadır. Demek ki aklın gerçeğine değil de Ehl-i sünnetin gerçeğine uyulursa doğru ancak o zaman bulunur. Sakîm olan aklın gerçeği olmaz. Selim olan akıl da zaten doğruyu bulur. Selim akılda Peygamberlerde (aleyhimüsselâm) bulunur.

Dört hak mezhebin rahmet olan ihtilaflı hükümlerini kaldırabilmek için şöyle deniyor;

«Ölçülerin tek ve değişmez olması gerekir.»

 Ölçüler her hak mezhebe göre umumiyetle tek ve değişmezdir. Meselâ abdestin farzı Hanefî'de hep dörttür, Şafiîde hep altıdır. Bunların arasında telfık yaparak tek ve değişmez bir ölçü bulmak caiz değildir, rahmeti kaldırmak demektir. Yukarıda umumiyetle dedik. Bir hak mezhebin içinde farklı ictihadlar bulunmaktadır. Zaman ve mekâna göre hak olan bu ictihadlarla amel edilebilmesi için tercih erbabı müctehidlere salâhiyet verilmiştir. Bu bakımdan bir mezhep içindeki farklı ictihadlar kaldırılamaz. Müftabih olanlarla amel edilir. Zaman ve mekâna göre dinde yeni hükümler konmaz. Zaman ve mekâna göre tercih erbabı müctehidlerce içtihadın birisi tercih edilebilir.

Her hak mezhepte fitrenin nelerden verileceği bildirilmiştir. Fakat Bay Yavuz hiç bir hak mezhebe uymayan 16 maddelik bir fitre cetveli hazırlamış, makarnadan, peynirden, barbunyaya kadar aklına ne gelirse sıralamış. Hiç bu iş akılla olur mu? Bu yazıyı hazırlarken bir Arapça öğretmeni geldi, şakayla karışık şöyle dedi:

«Müctehid madımağı unutmuş, bizde madımak kurutulur, bunu niye fitre cetveline eklememiş? Yavuz, fitrenin cinsinden çok değerine göre hareket edilmesini savunduğuna göre Rize'lilerin çaydan, Samsunluların tütünden, Giresunluların fındıktan fitre vermesi gerekir.»

İşte akılla hareket edilecek olursa daha neler çıkar? Her kafadan bir ses çıkmaması için hükümler dört hak mezhepte toplanmıştır. Yavuz, acaba ev sahibi olan mezhep imamlarını bastırabilir mi?

Fakirin fitre vermemesi gerektiğini bildiren Hanefî mezhebi hakkında Bay Yavuz söyle demektedir:

«Hanefî mezhebinin öne sürdüğü görüşün daha kuvvetli ve tercihe şayan olduğu kanaatindeyiz.» (S. 267)

Öne sürmeyi TRT'ten mi öğrendin Bay Yavuz? Mezhep imamları görüş öne sürmezler, hüküm koyarlar. Senin bunlardan birisini (aklına uygun gelenini) tercih etmeğe hakkın yoktur.

Kurban nisabında mezheplerin hükümleri sıralandıktan sonra MEZKÛR DELİLLERİN TENKİDİ diye bir bölüm ayrılmış. Hemen ilk başta Zeydî Şevkanî'nin bu delilleri nasıl tenkid ettiği kaydedilmiştir. S. 269'da ise İbni Kayyım'ın Şafii mezhebinin hükümlerini reddettiği yazılıdır. Velevki bu mezhepsizler müctehid olsa bile, hiç ictihad, ictihad ile nakzedilir mi? S. 302'de mezhepsiz Şevkanî'ye İMAM, S. 303'de mezhepsiz El-Meraği'ye müfessir denmektedir.

S. 311'de şöyle denmektedir:

“Bizim kanaatimize göre, İslâm dini cemiyet dinidir, sosyal adaletin hakikisini getiren ve ebedî saadeti gösteren yüce bir dindir.”

Bunun aksini söyleyen hiç bir İslam âlimi çıkmış mıdır? Kendi kanaatini ileri sürmekteki maksadı nedir ki? Bu ifade bizim kanaatimize göre Allah birdir demekten farksızdır. İslâmiyetin sosyal adaleti sağlayan cemiyet dini olduğunu kim inkâr edebilir? Bizim kanaatimize göre demek şüpheyi bile ifade eder ki çok kötüdür.

Mösyö Baidullah zekâtın, kâfirlerin fakirlerine de verileceğini, miskinin kâfirlerin fakiri olduğunu iddia etmiştir. Bu görüşünü İslam’a Giriş isimli kitabında yazmıştır. Kâfire zekât vermek caiz değildir. Bakalım Yavuz aklının gerçeğine göre ne diyor:

«Muhtelif görüşler arasında şu görüşü tercih etmek zorundayız: l — Fakirler, Müslümanların fakirleridir. Miskinler, ehl-i kitabın yoksullarıdır.» (S. 312)

Yani Bay Yavuz, kâfirlere zekât vermemizi mecbur ediyor.

S. 237'de güvenilir ilim adamlarının görüşüne de göz atmaktan bahsediliyor. Bunların arasında Şevkanî ve Abduh gibi mezhepsizler de yer almaktadır. Müellefe-i Kulüb mevzuunda şöyle deniyor:

“İlim adamlarından bir kısmı Hz. Ömer'in içtihadı ve ashabın icmaından sonra bu sınıfın ebediyen ortadan kalktığı görüşündedir. Diğer bir kısım ilim adamları da âyetin hükmünün ictihad ve icma ile ortadan kaldırılamayacağı, binaenaleyh bu sınıfın lüzum ve icaplara göre kıyamete kadar devam edeceği düşüncesindedirler.» (S. 327)

Şimdi buradaki azîm hataları görelim:

1 — Eshâb-ı kiramın icmaı bulunduğu için Müellefe-i kulûba zekât verilmez.

2 — Âyet-i kerîmenin hükmü icma ile ortadan kalkmaz.

Yukarıdaki iki cümlenin özeti böyle değil mi? Burada Eshâb-ı kirama büyük bir iftira vardır. Eshâb-ı kiram, âyet-i kerîmenin hükmünü icma ile ortadan nasıl kaldırır? Ümmetin dalâlet üzerinde icma etmiyeceğine dair hadîs-i şerife ne denecek? Âyet-i kerîmenin hükmünü nesh etmeye kimin hakkı vardır? Âyet-i kerîmenin hükmünü ortadan kaldırmak küfür değil midir?

Sonra Eshâb-ı kiramın icmaını inkâr küfürdür. Bu bakımdan sonra gelen islâm âlimleri de Eshâb-ı kiramın icmaı için bir şey dememişlerdir, menfî bir şey söylemeleri de mümkün değil.

S. 328'de şöyle deniyor:

«Hz. Osman ile Hz. Ali'nin bu sınıftan herhangi bir kimseye zekât verdikleri hakkında bir rivayetin bulunmayışıdır.»

Mason Abduh da Menar'da   bunu naklediyormuş. Peki Hulefâ-i Râşidînin sünneti Peygamber aleyhisselâmın sünneti değil mi? Dört halifenin yapmadığı, mezhep imamlarının tatbik etmediği bir hükmü gündeme getirmekteki maksat nedir?

Bay Yavuz, Abdurrahman el-Benna'dan şöyle bir nakil yapıyor:

«Müctehidler bir sahabinin sözünü, kıyası terk edecek şekilde hüccet kabul etmiyorlar. Nasıl olur da sahabi sözü ile Kitap ve Sünneti terk ediyorlar?» (S. 331)

İnsanın böyle ifadeleri nakledebilmesi için cinnet getirmiş olması icap eder. Bu cümlede azîm iki hata vardır:

1 — Eshâb-ı kiramın Kitap ve Sünnete aykırı ictihadda bulunduğu,

2 — Müctehidlerin sahabi sözü ile Kitap ve Sünneti terk ettikleri.

Eshâb-ı kirama ve Müctehid-i izama böyle iftira eden kimselerin dili kesilse yeridir. İslâm âlimlerine böyle dil nasıl uzatılır? Kitap ve sünneti terk etmek iftirası küçük bir iftira mıdır? Biz iftira edenleri böyle teşhir edince bazı mezhepsizlerin foyası meydana çıkınca bunlar din adamlarını kötülüyor diye bize iftira ediyorlar. Biz hiç kimseyi kötülemiyoruz. Bunların selefî yazıları üzerine Ehl-i sünnet ışığını tutunca mezhepsizlik kirleri meydana çıkıyor o kadar.

Bay Yavuz, bu konunun sonunda şöyle bir neticeye varıyor, diyor ki:

«Biz bu görüşler arasında yalnız kendi kanaatimize göre tercihe şayan olanları tercih ederek düşüncelerimizi ilâve edeceğiz.» (S. 325)

ilaveli hükmü ise şöyledir:

«Netice olarak Müellefe-i Kulûb, müslümanların bir soğuk harb vasıtasıdır. Binaenaleyh her devirde mutlaka uygulanmalıdır.» (S. 337)

Bugüne kadar gelen İslâm âlimleri dinde noksanlık bırakmış da Bay Yavuz düşüncelerini ilâve ediyor. Ne diye onlar bu soğuk harbi uygulamamış?

Her devirde uygulanması gerekli olan bu hüküm niye din büyükleri tarafından uygulanmamış? Onların hepsi yanlış iş yapmış da Bay Yavuz ve Mason Abduh gibileri mi doğruyu biliyorlar?

Bilindiği gibi bugün dört tane hak mezhep vardır. Bundan başkası ya bid'at veya küfürdür. Hal böyle iken S. Hasan Sıddık'ın mezhebi hakkında Bay Yavuz şöyle diyor:

«Bu zat, müstakil hadîsçilerin mezhebindeydi.» (S. 361)

Bugün için müstakil hadîsci diye bir şey olmadığına göre demek dört hak mezhebe tâbi olmayan bir mezhepsiz idi.

Acaba Bay Yavuz hangi, mezheptendir? Süleyman Uludağ bütün ısrarlarımıza rağmen mezhebini söylemedi. Olsaydı söylerdi zahir. Yavuz'un belli bir hak mezhebe tâbi olması mümkün değil. Bay Yavuz üçüncü bölümün sonunda diyor ki:

«Bu görüşler arasında, her asırda cemiyetin ihtiyaçlarına cevâp verebilecek ve iktisadi bakımdan vukuu muhtemel değişmeler karşısında sarsılmayacak kuvvette gördüğümüz Maliki ve Hanbeli mezheplerinin görüşünü kabul etmek zorundayız.» (S. 380)

Bay Yavuz, kitabında bazan Hanefî mezhebini, bazan diğer hak mezheplerinin hükümlerini beğendiğine göre demek ki bir mezhebe mensup değil. Zira mukallid, ancak kendi mezhebinin hükümlerinin doğru olduğunu söyler. Bay Yavuz'un yaptığı gibi hareketin İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin (Kuddise Sirruh) bildirdiğine göre ve 48. sayımızda vesikalarını verdiğimiz diğer delillere göre ilhad olduğu meydana çıkar. Bu sapık görüşünden dolayı Uludağ'a teklif ettiğimiz tevbeyi ona da yapıyoruz. Eğer İslâmiyeti ve onun yüce din imamlarını seviyorsa onlara tâbi olup tevbe eder. Etmezse âhirette görüşürüz.

Bilindiği gibi dünyada Ehl-i sünnete uygun bir İslâm devleti yoktur. Fakat Bay Yavuz, İslâm hükümetlerinin sayısının pek az olduğunu kaydetmektedir. Acaba bu devletler hangileridir? Rafizî İran mı? Sosyalist Libya mı? Vehhâbî Suudî Arabistan mı?

Bilindiği gibi üşür hariç batini malların zekâtı devlete verilmez. Bay Yavuz diyor ki, hepsi devlete verilir. Ancak İslâm hükümetleri az olduğu için tarafsız kişilerin kuracakları yerlere verilmelidir diyor. İfadesi şöyledir:

«Zamanımızda zekâtların, İslâmın ana meselelerini kavramış ve sağlam bir şekilde eğitilmiş, geçim endişesi bulunmayan her türlü taassup, ihtiras ve bölücü cereyanlardan uzak bulunan tarafsız kişilerin kuracakları müesseselere verilmesi daha faydalıdır.» (S. 406)

Kitabın tamamından elde ettiğimiz bilgilere göre tarafsız kişilerden, maksat Yavuz'un zihniyetinde bulunan kimselerin kuracağı vakıf veya demeklerdir. Dört hak mezhepten birisine tâbi olursan tarafsız olamazsın. İslâm bir bütündür, dört mezhep vardır dersen bölücü olursun. Bir hak mezhebe bağlanalım dersen mutaassıp olursun. Kitap ve Sünnet çok yüce bir ilimdir, biz anlıyamayız dersen İsİâmın ana meselelerini anlamamış sayılırsın. Hâsılı tarafsız olamazsın. Fakat şu mezhebin şu hükmü doğrudur, şu hükmü hatalıdır gibi hakemlik yapmağa kalkarsan büyük ve tarafsız bir âlim olursun. Böyle kimselerin kuracağı müesseselere zekât verilmesi lazımmış. Bu fakirin hakkını gasp değilde nedir?

Kitap bu minval üzere azim hatalarla doludur. Kısa kesmek mecburiyetinde kaldık. Her sorumuza cevap verirse yazısını aynen neşretmeyi taahhüt ediyoruz. Yalnız tevil edebildiklerine cevap vermeye kalkıp da diğerlerine cevap vermezse selefi yazılarla mecmuamızı kirletmek istemeyiz. Samimi olduğunu isbat için bütün suallerimize cevap vermelidir. Her selefi zihniyetli kimseye verdiğimiz bu hakkı Bay Yavuz'a da veriyoruz. Hodri meydan...

Allahü teâlâ bizi Ehl-i sünnet itikadında daim eyleyip dört hak mezhepten birisine tâbi kılan kullarından eylesin ve bu dünyadan imanla göçmeyi nasip eylesin. Âmin.